Sayfalar

Varoluşun Sonsuz Dalgası / Halil Çamay

 

Resim : Münevver Kısacık


Bir gülüşte varlığın özü saklanabilir mi? Ama bu gülüş, sıradan bir tebessüm değil; zamanın, mekânın ve tüm varlıkların özünü bir an içinde saklamış bir çağrı! Her şey bir gülüşle başladı. Ama o gülüş, basit bir tebessüm değildi; varoluşun sırlarını bir dalgaya saklamış gibiydi.

Zaman, o anla birlikte büküldü; mekân, anlamını yitirdi. O gülüşte, akıl ve duygu arasında bir denge kurmaya çalıştım. Ama o denge, her an yıkılmaya hazır bir kule gibiydi. Yine de o kulede yaşadım; çünkü hayatın anlamı, tam da bu dengeyi arama çabasında saklıydı. İnsan

bir bakışta tüm yaşamını sorgulayabilir mi? Yoksa bu sadece bir yanılsamanın daha yoğun bir yanı mı? Gözlerinde gördüğüm şey yalnızca güzellik değil; o bakışlarda hayatın tüm karmaşası, çelişkileri ve anlam arayışı gizliydi. Aşk, işte bu karmaşayı kabul etme ve onun içinde bir yol bulma çabasıydı.

Hakikat insana doğrudan gelmez der sufistler, hakikat, arayışın içinde saklıdır. Yolculuk, insanın kendini aşma çabasıdır ve bu çaba, her adımda insanı biraz daha eksiltir. Bu yolculuk, içsel bir keşfi temsil eder. Onunla yaşadığım her an, kendi ruhuma bir yolculuktu.

Aşk, sadece güzel anları değil, aynı zamanda yıkımı da içerir. Ama bu yıkım, bir inşa sürecidir. Her gidişiyle içimde açılan boşluk, aslında beni yeni bir benlik yaratmaya zorluyordu. Eksilmek, aslında tam olmaya giden bir süreçtir. Onu sevmek, bu yolculuğu başlatmak gibiydi. Her gülüşü, beni kendi varlığımın köşelerinde saklı duran sorulara yöneltti.

Bu soruların cevapları, hiçbir zaman nihai değildi; çünkü her cevap, yeni bir sorunun tohumunu taşıyordu. Onunla her karşılaşmamda, içimde yeni bir benlik şekillendi. Ama bu yeni benlik, hiçbir zaman tamamlanmadı. Eksiklik, aşkımın içinde büyüyen bir çiçek gibiydi; her zaman eksik, ama eksik olduğu için anlamlı. Onun gidişlerinde büyüyen boşluk, dönüşlerinde yeni bir biçime kavuştu. Ben boşluğun içinde kendi doluluğumu yarattım. Bu doluluk, her zaman yeniden şekillendi.

Onunla yaşadığım her an, içimde bir kaos yarattı. Bu kaos, düzenin arayışını doğurdu. Sevgi, kaotik bir süreçmiş; insanın kendi düzenini aradığı bir laboratuvar gibi. Benim laboratuvarımda hiç bitmeyen bir deney vardı; sevgi, sonuçlardan çok sürecin kendisiydi. Onunla yaşadığım her kaos, içimde bir düzen arayışını başlattı ve bu düzen, her seferinde yeniden bozuldu.

Sevgi, varolma gücünün artışıdır. der Spinoza varlık anlatısında, Ama bu artış, aynı zamanda bir kırılganlık taşır. İnsan, sevgiyle birlikte güçlü olur; bu güç, bir teslimiyetin gölgesini taşır. Teslim olmak, insanın kendine en dürüst olduğu andır. Onun gülüşüyle içimdeki varlık gücü yükseldi; bu yükselme, kendimi ona teslim etmekle gerçekleşti. Teslimiyet, benim en insan halimdi; çünkü teslimiyet, insanın kendi sınırlarını kabul etmesi ve bu sınırların ötesine geçme çabasıydı.

Aşk, yalnızca bir duygu değil; aşk bir varoluş biçimiydi. Onunla yaşadığım her an, kendi hayatımı bir yeniden inşa süreci gibi gördüm. Her gülüşü, geçmişi ve geleceği aynı anda taşıyordu. Sevgi, zamansız bir yolculuktur. İnsan, sevgiyle birlikte geçmişi ve geleceği aşar; çünkü sevgi, yalnızca şu anda vardır. Onunla yaşadığım her an, onsuz geçen onca zamanı aşma çabasıydı sanki

Ve şimdi burada, onun gülüşünde hayatın tüm anlamını arıyorum. Aşk, felsefi bir manifesto imiş. Her cümlesi, insanın kendi varoluşunu sorguladığı bir cümle... Onunla yaşadığım her an, bu manifestonun bir parçası. Aşk, insanın kendi sınırlarını aşma çabası imiş. Onun gülüşüyle öğrendim ki, bu çaba, asla bitmeyecek bir yolculuktur.

Ekin sanat 180. Sayı 

Eylül 2025

Yeryüzü Eşiği’nde geçmiş ve şimdi / Halil Çamay

 


 

Uzun yıllardır dizelerinden tanıdığım, sesini dizelerinden duyduğum bir şiir yolcusu Aydanur saraç. MediaKitap tarafından yayınlanan “Yeryüzü Eşiği” adlı son kitabı şairin, “Sonra Güller Kırmızı” ve “Mesafeler “ den sonra yayımladığı üçüncü şiir kitabı.

Okur, Saraç’ın şiir yolculuğuna, gerek ilk iki kitabı aracılığıyla, gerekse edebiyat dergilerinden ve diğer yayınlardan tanıklık etmiş olsa da,  “Yeryüzü Eşiği”nde  sesini derinden soluyan bir şairle karşılaşacak. Kullandığı dil, dile yoğunlukla yansıyan metafor, dizelerdeki ses ve sözcük tekrarları şiirlerin derinliğini, çarpıcılığını öne çıkarıyor. Bunu yaparken de çok incelikli, dingin bir anlatımla okura ulaştırıyor şair “Yeryüzü Eşiği”ni.

 “…göğün şemsiyesi korkunç bir zırhla kaplı suyunu yitirmiş hücreler düşüyor bilgi sözlüğünden, paslı bir makina gibi ötüyor hayat, eski güne kayıtlı bu evde ölüler şehrini kurarken mermerciler…”  “Dünyanın tuzu”(S,55) .

Her bir şiirin başlığı kaldırıldığında uzun-nehir tadında tek bir şiirden de bahsetmekte mümkün. Şiirlerin kendi içindeki bütünlüğü bunu düşünmemi sağlıyor.

İçerik, geçmişi okuyucuya yakın tutarken diğer taraftan şimdinin önemini de anlatıyor.

Şairin, naif, çok içerden bir duyguyla yolculuğuna tanık oluyor okuyucu. Bu şiirleri sahici ve ulaşılabilir kılan özelliklerinden biri.

Şiirlerinin yolculuğu, onun ruhunun zaman yolculuğudur. Zaman içerisindeki bu seyahate katılacak olursanız bu şiirlerin sizleri götüreceği yer yine kendinizdir. Kendi dışınızdaki hayata karşı bir müdahaleniz varsa bu yolculukta hâkimiyet kurduğunuz her şeyi yok ettiğinizi, tükettiğinizi göreceksiniz. Dolayısıyla bu karşılaşma, yeniden buluşma sizleri sarsacaktır elbette.

Derin bir yüzleşme… İnsanın kendine, özellikle çocukluğuna varma sürecinde ruhuna tuttuğu aynaya dikkat çeken bir yüzleşme… Çürüyerek ve acı çekerek ölmekte olan günümüz dünyasını kederli bir gerçekçilikle gözler önüne seriyor şiirler.

“öfkeli bir şeyhin ağzı kadar ıslak ve kirli hayat, düşleri çalıyor, kuşların sesini, kır çiçeklerin kokusunu…” diye dile getirirken yaşam pratiği içerisindeki sancıları Ağır-aksak” (S,21) .

Günümüz dünyasının her anlamdaki çürümüşlüğü gelecekle ilgili umudu, inancı çoğaltmıyor kuşkusuz, belki bundandır, şiirlerde hep bir geçmiş özleminin olması. Bahçeli müstakil evlerin sıcaklığının, bahçedeki meyve kokularının, sonu hep bahçeli evlere çıkan küçük sokakların, yağmurdan sonraki o toprak kokusunun şiire girmesinin de. Bunlarla birlikte değişen bir yüzyılın, değişme biçimiyle insanlar üzerindeki etkisine bakış da sunuyor. Toplumsal değişimin altını ben diliyle başarılı bir gerçeklikle çiziyor. Bu gerçekliği haykırarak değil de; Leonardo da Vinci’in “gerçekler yüksek sesle söylenmez” deyimini düstur edinmiş gibi, zarif bir üslupla dile getiriyor. Sınırları çizilmiş bir dünyanın birbirine çok da uzak olmadığını söylüyor bir anlamda, ama bile isteye üzerinde oynandığının. Üzerimizi her yerde aynı gece örtse de yozlaşmış insanlığın kedere çevirdiği bir dünyada yaşıyoruz.

 “…iki yakayı ayıran bir kanyon, boy veren ağaçlar, yanık çayırların türküsü. üstümüzde altın başaklara benzeyen bir gece …” Ani saçlarını topla sevgilim ( S,50)

Modern dünyanın betonlarından ve plastiğinden arınmış bir yaşam özlemiyle kırlarda koşturan bir düş çocuğu görebiliyoruz bu şiirlerde, bir kalp kırıklığı, bir küskün keder…

“…ağaçların uzun bacaklı gecesinden geçtim korkuyla gezdiğim

 bayırları düşündüm sevdiğim ormanı, çiçeklerini kokladığım güzel kışı! sabah erken uyandı acılar yusufçuk erken, çiyini akıtan yapraklar gidin bakın ben ona benziyorum o artık ben…” Yonga ve Kuşlar(S,44)

“Şiir, şairin iç yolculuğudur” deriz her zaman. Öyle ise şair şiirlerinde bu yolculuğu gerektiği gibi yapıyor. Dikkatli bir okur bu yolculukları şiirin alt belleğinde fark edebiliyor hemen.

Zaman içerisinde buruk yolculuklara eş dizelerde, zamanın bireyden aldıklarını, eksilttiklerini görürüz. Bu eksiltmeleri nesneleri izleyerek, dinleyerek, nesnelerin ruhunda gezinerek görmeye çalışmak da hatırlamak için bir yol. Ki şairin izlediği yollardan biri de bu. Her insanın kendi kayıp tarihine bir davet belki de… Şairin, naif ve bilgece bir sitemle, hızla tükettiğimiz dünyanın yaralarını anlamamızı ve sessizce sorgulamamızı istemesi de bunun bir parçasıdır.

“…yeryüzü kaynıyordu bir çukurun içinde. uyandım ve yaralarımı gösterdim sabaha. o da kırılmış kalbini, bitmeyecek masal sanıyorduk hayatı…” Kısa hayat (S, 28)

“güzden kalma çıngırak sesi kadar eskimiş bu ev

yetmiyor öyle güzel dilekler artık…” Yer eşiği (S, 17)

 “yosunlar taş olduğumu fısıldıyor, kederden bölündüğümü

hantal gövdemi sürüklüyorum bir çağdan diğerine”  Kendime bakma sabahı (S,19)

Özgün şiir diliyle gönül kütüphanemizin raflarında yerini alıyor “Yeryüzü Eşiği”.

 21.05.2021 Birgün kitap eki.

Aydanur saraç
Yeryüzü Eşiği,
2020, MedaKitap Yayınevi.

 


Diyalektiğin hüzün hali

  

            fotoğraf : Asiye kalpaklı

Yıllar önce büyük bir çılgınlıkla terk ettiğim bu kente; yıllar sonra daha büyük bir çılgınlığın esaretinden kurtulup, döndüğümde titredi yüreğim. Bir dostun sıcaklığıyla karşıladı beni kent. Ve eski bir dostun şifreli kapı çalışlarını anımsar gibi anımsattı yüreğimde bir zamanlar var olduğunu. Devrimsizlik sohbetleri ederken bir dostumun mekânında, mekânın önünden şen kahkahalarıyla geçerken gördüm onu ilk defa ve yıllar sonra titreyiverdi nasırlı yüreğim. Tanımam gereken biri olduğunu öğrendim ve genç, çılgın günlerimizin puslu hatıralarından hüzünlü bir güzellik çıkarttım: Genç ve hüzünlü… Ve de Atilla ilhanın şiirinden bir dize “… Hayırsızın biri idi kanımca…”

Yıllar hüzünlere hüzün mü ekler hep? Diyorum. Bu da yılların diyalektiği diyor arkadaşım. Diyalektiğin hüzün baz hali…

“keşke bütün kahkahalar gerçek olsa diyorum…” çocukça.

“yenilen biz olduk” diyor dostum, “yanılanda, yıkıntılar arasında mutluluk oyunları oynayan

Mutsuz savaş çocukları gibiyiz, gerçek kahkahalarımız yangın yerlerinde kaldı, Artık yaşamlarımız ‘mutluyuz’ oyunundan ibaret, buna alışmalısın” diyor. “alışmalı mıyım” diye soruyorum kendime.

Kısa bir süre sonra tanıştırılıyoruz. Beni hatırlamıyor. susuşuyoruz. Gözlerimden gözlerine sesleniyorum. göz göze konuşuyoruz; senin için mutlu düşler kurabilirliyim diyorum, uzun bir suskunluk takıyor gözlerine ve “mutluluk hep yanımdan geçip gitti, uğramadı hiç, sanırım mola anlarına rastlamıyorum” diyor. Alaycı. Alaycılığının bir savunma mekanizması olduğunu anlıyor, “bir şans mutluluğa bir şans bana, izin ver göstereyim” diyorum. Aceleci ve yine çocukça, Sanırım hep çocuk kalacağım. Çocuk halimi fark ediyor ve anaç bir edayla gülümsüyor. Bilgece; “heybemde şans, kırbamda su kalmadı, yüreğim yangın yeri” diyor.

Kanayan bir yüreği benden iyi kim tanır ki, yıllardır kanayan ve belki de hep kanayacak Bir yürek taşımıyor muyum? İçime akıttığım zehirler irin bağlamadı mı? Bu anti sosyal, kopuk yaşantım kırık bir kalbin denklemi değimli? Bunların yaşamın bir gerçeği olduğunu, yaşamınsa bize sunulan bir armağan olduğunu söylüyor insanlar. Ben o armağanı vereni bir yakalarsam...

İç monologumu bırakıyor. Güzel gözlere dönüyorum. Buğulu bakıyorlar. Tekrar gözlerimle gözlerine hitap ediyorum; “gözlerin buğulu bakıyor” diyorum. “geçmişin perdesi” diyor, “saçların hüzün kokuyor” diyorum, “kan gülleri takıyorum” diyor. “ya dilindeki zehir” diyorum. “ silahım” diyor. Ve gözlerimizde susuşuyor. Biraz daha hüzünlü bir hal alıyor. Uzun bir suskunluğun ardından kalkıyor, görüşme-mek üzere ayrılıyoruz. Arkasından bakıyorum; zarif ve çok güzel.

“Kalp ne kadar büyükse hüzünde o kadar” diyor arkadaşım.

Belki de kalbin büyüklüğüdür hüznü davet eden…

 

Halil Çamay

3.7.2010



Rüyalarım Okra Sarı

                                          



Resim: Irmak Bahçeci

Uzaklardan bir yerlerden özgür aşk iklimlerinin kokusunu getiriyor rüzgâr. Proleter çığlıkları kadar hâki, ülkemin ekonomik aşk gerçeği kadar sahi…

-Hey barmen!

Ateşli sanrılarla bir aşk hali içerisindeyim. Yıkıntıyım, viraneyim, hasarlıyım. Zamanımın çoğunu yatakta geçiriyor, düş yolculuklarına çıkıyor, insanlardan kaçıyorum. Hayat eski hayat değil. Gün eskisi gibi doğmuyor. Dönüp geldiğim baba ocağı bile bir başka tütüyor. İstasyon, sokaklar… Bir yabancıyım. Kendi şehrime de, doğduğum bu eve de...

İnsanlardan korkuyorum. Birilerinin bana herhangi bir vesile ile hitap etme ihtimali bile karnıma ağrılar girmesine neden olduğu için, odamdan çıkmıyorum. Odamdan… Önceden benim, şimdi kardeşimin olan oda… Her şey bana yabancı artık, kendim bile… Bir aşkın yıkıntıları arasından kendimi sürükleyip getirdiğim bu baba evinde, ailemden kaçıyorum. Bu küçücük oda iyi geldi bana. Burada dışa kapalı bir yaşamım var.

Ne kadar oldu döneli? Bir hafta mı, bir ay mı? Zamanla ve insanlarla tüm bağım kopmuş durumda. Diyaloglar, özellikle soru sorulması ürkütüyor beni. Hep yataktayım. Yatağa hapsettim kendimi. Ya da odayı kendime hapsettim. Genel olarak kendi dünyamı inşa ediyorum. Yıkıyorum, bozuyorum, yeniden kuruyorum. Sanki zihnimde bir dizi film çekiyorum. Hep aynı hikâyenin farklı versiyonları, ihtimaller... Gözlerimi kapatıp yıktığım yaşamı başka dünyalarda, başka alanlarında, başka şartlarda düşlüyorum.

Böyle başladı benim düş yolculuğum, uzaklarca. Uyanmaya korkuyor, ensemde küçük küçük fırça darbeleri hissediyorum. Ben kafamın içerisinde kendime, kendimce dünyalar kurarken kafamın arkasında bir ressam da kendi dünyasını resmediyor. Boyanın kokusunu alabiliyorum. Bazen yağlı boya, bazen akrilik, bazen de su bazlı toz boya kullanıyor. Bazen ipek dokunuşlu fırçalar kullansa da genellikle resimlerini spatula ile yapıyor ve bu canımı çok yakıyor. Ara sıra canımın yanması ona keyif veriyor ve bu durumlarda spatulayı daha çok bastırıyor. Canım yandığında çıkardığım seslere gülüyor. Bu davetsiz misafir benim yaşlarımda (yirmili) bir kız, gülüşünden anlıyorum. Onu göremiyorum, kovamıyorum, müdahale edemiyorum.

Bu gün aklıma ilk kez Delacroix’nın “Halka Önderlik Eden Özgürlük” adlı tablosu bir duvar resmi olarak düşüyor. Ardından mavi bandanalı bir kız... Gözlerimi açamıyorum. Saatin tik takları sanki  “Ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun.” diyor. Ardından aklıma Kaos Bar'daki asık suratlı, sakallı barmen düşüyor. Hiç konuşmayan kara sakallı bir çocuktu. Ya da ben konuştuğuna hiç rastlamamıştım.

"Bana savaşsız bir Fransız masalı anlat, dost olalım!" demiştim ona, sarhoştum. 

Asık suratı daha bir asılmıştı. Galiba hiç konuşmadığına o sarhoş halimle kanaat getirmiştim.

O zamanlar hep sarhoştum, şimdiyse korkağım. Gözlerim kapalı ve barmenle konuşuyorum. Uykuyla korkaklık arası bir yerdeyim. Korku mu uyku hali veriyor, uyku hali mi korkutuyor bilmiyorum.  Yine bir Fransız masalı istiyorum barmenden.

"İçinde aşk da olsun, mutlu son da..." diyorum. 

Nerdeyse çeyrek asır öncesi bir barmen düşlerimin konuğu...

"Haydi, seni yarın akşama kadar dinleyebilirim, sarhoş olmak istemiyorum." 

Kara sakallı barmenin kara suratı hep olduğu gibi asık. Beni görmezden gelerek teybe bir kaset koyuyor ya da bitmiş kaseti değiştiriyor. Fonda Pink Floyd'un Hey You'su çalıyor. Sanki asık suratının ve kara sakallarının ardından barmen, şarkı yoluyla bana sesleniyor.

Şarkı “Yalnızlaşıyorsun, yaşlanıyorsun.”  diyor.

"Açmayacağım gözlerimi." diyorum.

Ensemde sıcak bir nefes akrilik yedi'yi kullanıyor, okra sarı.

“Hey sen, orada yalnız duran!” diyor şarkı.

Korkum büyüyor. Titreyerek monolog halinde bir iç sayıklama yaşıyorum.

“Gönülde sevda, dilde söz bitmiyor. Onun gözleri yalnızca tuvallere bakıyor şimdi. Başka bir kıtada, başka bir meridyende... Şu an orada sabah mı? O kokulu mumları severdi. Benim mumum kendi eksenini ışıtıyor, sevişmelerimizsiz.”

“Ah! Sevdadandır bu sararmış yüzle ciğerlerimin zamansız çırpınışı.”

“Akrilik hürriyet içindi!” diyorum.

Kime diyorum? Barmene değil. Sayıklamıyorum da... Kendi sesimi duyuyorum. Cümle ağzımdan dökülüvermiş olmalı. Odada kimse var mı? Gözlerimi açamıyorum. Kokusuz mum sevişmelerimizi anımsatmıyor. Barmen sürekli bardakları kuruluyor.

Şarkı “Ne kadar çabalarsa çabalasın özgür kalamadı” diyor. 

"Belki de Jan Valjean o kadar masum değildi, orası Marquis de Sade Fransa'sı." diyorum.

Artık sayıklıyor muyum, barmene mi sesleniyorum, konuşuyor muyum önemi yok. Yol devam ediyor, yolculuk bitmiyor.

"Candide, Fransız değildi ama amme otoritesi Diderot’nundu!"

Korku gidiyor ama gözlerimi açmak da istemiyorum. Barmense hala bardak kurulamaya devam ediyor.

“Özgür kalamadı ve onun kanına girdiler.” diyor şarkı.

Fransız edebiyatından Alman edebiyatına nasıl bir geçiş yaptıysam, “Ben Genç Werther’den daha cesurum.” diyorum.

Düş konuğu da olsa barmen şaşırıyor. İç monoluğum geri tepiyor.

“Çektiğim aşk derdi, tattığım ayrılık zehri… Şirazi değilim ben, gazel çekmiyorum. Dünyayı dolaşıp öyle bir güzel sevdim ki yaralı gönlümden dudakları arasında tuz ekmek hakkı var.”

Şarkı; “Hey sen, orada duvarın ötesinde olan, holde şişeleri kıran!” diyor.

Barmen elindeki bardağı düşürüyor. Ben sayıklayarak haykırmaya devam ediyorum.

“Yanan benim, dudaklarını içip sarhoş olan da. Güzel bir çocuktu o, oynarken öldürdü beni.  Gözümü açmamam; yokluğunu görme korkusu; ensemdeki hissediş, alışkanlık. Dünyayı dolaşsan benden bahtsızını bulamazsın, her bulduğun bahtsız da aynı şeyi söyleyecektir.”

 Şarkı, “Hey sen, bana hiç umut olmadığını söyleme! Birlikte ayakta duruyoruz, dağılırsak düşeriz.” diyor.

Barmen, şaşkın şaşkın öylece duruyor. Şarkı değişiyor.

“Unut sözlerimi ve aç gözlerini! Karın uyuyorsa uyandırma! Sevişmek için çok geç.”

Ellerimi gözlerime götürüyorum. Ellerim ıslanıyor.

"Açma gözlerini,  rüyalar da okra sarı!"

 

Halil Çamay (Eliz edebiyat dergisi 152. Sayı.)

Seken Zaman


Resim: Deniz karakurt
Öykü: Halil çamay

“Hatırlar mısın, ben Karşıyaka vapuru ile geliyordum, sen Konak İskelesi’nde bekliyordun? Üzerinde sabah seçtiğimiz o mavi elbise vardı. Vapur iskeleye yaklaştıkça yüzün beliriyordu. Vapurun iskeleye daha yavaş yanaşması için dua ediyordum. Her salise sanki biraz daha aydınlanıyordu yüzün. Sanki vapur iskeleye değil de, güneş sana yaklaşıyordu. Ben vapurdan indiğimde sen salt bir ışık kesilmiştin. Elimdeki koliyi yere bıraktım ve sımsıkı sarıldık birbirimize. Sanki birkaç saat önce ayrılmamışız da yıllarca hasret kalmışız gibi.”

Bir bahar günüydü, İzmir’di. Her yer İzmir’e kesmişti, hava ılıktı. Bir kitapçıda oturuyordum, kitaplar İzmir’di. Dükkân kitap kokuyordu, o geldi. Öylece geliverdi işte. Bir yaz gibi değil, bir kış gibi değil, bir insan nasıl gelirse o da öyle geldi. Ben kendimden gittim. Kapıdan giriverdi birdenbire sanki ışıklar da geldi. O geldi ben gittim. Bedenim oradaydı aklım gitti. Aklım nereye gittiyse onu da alıp gitti.  Kitaplar sordu, kitaplar aldı, gülümsedi, yüzünü ekşitti, kitapları kokladı. O, kitaplara baktıkça yüreğim kitap oldu; o dokundukça yüreğim gram gram eksildi; o kokladıkça yüreğim yaseminden kekiğe kesti. Çantasından para çıkardı, yüreğim para oldu. Para üstü aldı, ben para üstü oldum. Çıktı gitti bedenim beni sürükledi, bütün çarşıyı dolaştı, peşinde dolaştım. Yüzük oldum, küpe oldum. Zerzevatçıda zerzevat, manifaturacıda manifatura oldum. Her dükkândan benden bir parça aldı. O yürüdükçe cadde de yürüyordu. Ben de yürüyordum, yüreğim arada duruyordu. Mahallesine gitti bakkal oldum. Toz şeker, ekmek ve peynir oldum. Arada bir uğradığım kitapçı dostumun müdavimi oldum.  Kimdir nedir öğrendim, kimini kimsesini öğrendim. Âşıklar Caddesi’nde bijuteri idi, müşterisi oldum. Kocasından ayrı, çocuklu idi, kocaman bir çocuk oldum.  Bir dost meclisinde karşılaştık, kalbim de karşılaştı. Ben elimi uzattım, kalbim avucunda atıyordu. O elini uzattı, eli soğuktu. Sonraki karşılaşmamızda sinemaya gittik, sinemada fasulyeden bir film oynuyordu, fasulye oldum. Sinemadan

Çıktık, sevgili oldum…

Zamanın bir yerinde buluştuk. Yirmi bir yıl öncesiyle ve yaşanmışlığımızla… Zamanın bir yerinde, içinde…

“Hatırlar mısın ben Karşıyaka vapuru ile geliyordum?”

Hatırlamaz mıyım, diyor, hiç unutmadım ki…

Arkasından kötü anılar sarıyor her ikimizi de, başlarımızı öne eğiyoruz. Bir deli çığlık geliyor sonra, geçmişin hayaleti gibi; bir panik atak nöbeti. Korkuyla büyümüş gözler, gözyaşlarım…

Dolabımda sararmış mektuplar, fotoğraflar…

Yirmi bir yıl sonra yüzleşiyoruz sanki. Başlarımız öne eğik, duruyoruz öyle; sanki başlarımızı kaldırsak an bozulacak gibi…

Ayrılığın en kötü yanı ruhun ayrılamaması, anılarla yaşamak; dolaptaki sararmış mektuplar, fotoğraflar… Birbirinizde kalan eşyalar… Saç tokası, birkaç kitap, el yazısı, kalem açacağı… Belki bir atlet, kazak, ilaçlar…

İlaçlar… Panik atak nöbetleri… Sevdiğinin, canını verecek kadar sevdiğin birinin bir an bile olsa senden korkmasından daha büyük bir işkence var mıdır dünyada?

İnsanın her zaman taşımak zorunda olduğu bir yüktür geçmiş. Kimileri içinse, güzel anılardır; ama bizim için acıydı. Belki güzellikler kimsede bizimki kadar yoktu ama acılar da yoktu. Zaman dursaydı diye düşünüyorum o gün. O vapur iskeleye hiç yanaşmasaydı.

 

Ben,” Hep dokuz yaşına takılı kaldım tatlım.” diyor. Kendisi yanımda ama konuşmuyor. Geçmişin sesini duyuyorum zihnimde. Dokuz yaşımda durdu zaman. Dokuz yaşım, ilk yaralarım… Salyalar, alkol ve sefalet kokan nefesler… Dokuz yaşım…  Ben dokuz yaşına takılı kaldım.

Onun dokuz yaşında yaşadıkları, çocukluğunu sürekli istismar eden anıları, saatlerce banyoda teni kırmızıya dönüşünceye dek yıkanmaları… Böğüre böğüre kusmaları, korkuları… Benim her uzun ve içli bir ezan sesi duyduğumda, modumun düşmesi,; tüylerimin dikilmesi, kendime lanet edişim… Onunla bir bütün olmuştuk ama olduğumuz şey bir mutsuzluklar bütünüydü. O, arada konuşabiliyordu; dile getirebiliyordu yaralarını. Ben susuyordum. Konuşursam bir şeyler dağılacak sanıyordum, bir şeyler yıkılacak. Benim suskunluğumu neye yorumladı bilemedim hiçbir zaman ve bir gün gitti, yok oldu!

Onu aramadım, arayamadım. Adresi zihnimde bir yerlerdeydi ama aramadım. Dönmesini bekledim, beklemekten yorulana kadar… Dönmedi.

Zamanın bir yerinde buluştuk. Yirmi bir yıl sonra… Zaman kavramının ötesinde… 

Konuşmak istiyorum. Artık susmak istemiyorum, ona anlatmak, yaralarımı göstermek, içimi dökmek, konuşmak istiyorum. Benim de çocuk olduğumu söylemek…

Başım önümde konuşmaya başlıyorum. İsmini söyleyerek. Oysa “sevgilim” demek isterdim, diyemiyorum. Hayatım, özlemim, hasretim… Hiçbir şeyim diyemiyorum. O hep korkuyor. En iyi yaptığı şey. Ne desem korkacak, biliyorum. Bir şeyim olmaktan korkacak. O yüzden ismini söyleyerek giriyorum söze. “Ben on yedi yaşımdayken öldü babam.” diyorum. İlk cümlede doluyor gözlerim, boğazım düğümleniyor. O an babamın ölümünü kimseye anlatmadığımı anımsıyorum. Ağlamamaya çalışırken bir yandan da şaşkınlık yaşıyorum. Onun bana sarılmasını diliyorum. Sarılsa ve doya doya o güzel omzunda ağlasam istiyorum. Sarılmıyor. Susuyorum bir süre. Bir sigara yakıyorum. Bir tepki vermiyor. Anlatmaya devam ediyorum. Sigaradan güçlü nefesler çekip , “Bayramdı, Kurban Bayramı... Misafirimiz vardı. Bayramın ikinci günü, akşam saatinde, misafirimiz akşam namazını camide kılmak istedi ve beni de davet etti.” Yine düğümleniyor boğazım. Gözlerimde ateş hissediyorum, öfkeleniyorum. Birkaç güçlü nefes daha çekip, göz ucuyla ona bakıyorum. Başı diğer tarafta, ufku seyrediyor.  Otuz yıl öncesini yaşıyor, misafirimize kızıyorum. Hiç tepki vermiyor. Birbirimize bakmıyoruz, bakamıyoruz sanki. Ara sıra sigara yakıyoruz, birbirimize ikram etmeden. “Cami çıkışı kardeşim geldi nefes nefese.” Bir anda yok oluyor anlatma isteğim. Onun tepkisizliğinden mi, otuz yıl önceki misafirimize aynı hiddetle kızdığımdan mı bilmiyorum, anlatmak istemiyorum. “Babam kalp krizi geçiriyordu. Hastaneye yetişemeden yolda öldü.” deyip susuyorum. Bir sigara daha çıkarıp diğer sigarayla yakıyorum. Konuşmak gelmiyor içimden. Uzun süre susuyoruz. O ufku seyrediyor, ben toprağı. Orada kalışımı düşünüyorum, otuz yıl öncesinde. Babam müteahhitti. Ben babamla çalışıyordum, bana bir motor bisiklet alacaktı bayramdan sonra. Çok istiyordum bunu. O zamanlar MZ marka motor bisiklet vardı birçok kimsede. Motor bisikletin sevinciyle ne derse yapıyordum. Misafirimizle camiye gitmem de o motor bisiklet içindi... Misafir beni camiye davet ettiğinde babama bakmıştım. Babam bir şey söylemedi ya da bir işaret vermedi ama gitmemi istediğini biliyordum. O diğer misafirlerle oturuyor, gelen gidenle ilgileniyordu. O yüzden onun evde olması gerekirdi. Otuz yıldır ara ara bunu sorgularım, ne işim vardı camide? Sanki orada olsam babam ölmeyecekmiş gibi gelir. Bana motor bisiklet sözü vardı. Hiç motor bisikletim olmadı ve hiç büyüyemedim. Ona bunları anlatmıyorum. İçimden anlatmak gelmiyor artık. O da sanırım ilgilenmiyor. “On yedi yaşımda kaldım ben… Büyüyemedim.” diyorum, mırıldanır gibi.

Ben, “Dokuz yaşımda takılı kaldım.” diyor yine geçmişin sesi. Belki de dokuz yaşında büyüyüverdi. O takılı kaldığını sanıyor ama dokuz yaşından sonra hiç çocuk olmadı.

Sırtını duvara verip çöküyor. O zaman bakıyorum ona, güneş yine yüzüne vuruyor ve yine yirmi bir yıl önceki gibi ışıklara bezeniyor. Ben de yanına çöküyorum. Yerden bir çöp alıp toprağı karıştırmaya başlıyor. “Büyüyememek çok kötü.” diyor. Benden on bir yaş büyük.  “Yine de ben senden sekiz yaş küçüğüm.” diyor, gülümsüyor. “Biliyorsun, ben dokuz yaşındayım.” Elindeki çöpü ileriye atıyor. “Küçücüğüm ben.” diyor.  İçime bir şeyler akıyor. Bir sigara çıkarıp, yüzüme bakmadan bir tane de bana uzatıyor. “Oğlum evlendi.” diyor. “Bir torunum var. Yaşlandım artık, çok yoruldum.” O sırada her ikimiz de kendi çakmağımızı çıkarıp, kendi sigaralarımızı yakıyoruz. Bir süre daha susuyoruz. Merakımı gidermek mi istiyor, yoksa anlatma gereği mi bilmiyorum. “ Artık bana ilişmiyor. Aynı evde ev ortağı gibi yaşıyoruz.” diyor. Eski eşiyle tekrar bir araya geldiklerinden bahsediyor. “Bana iyi davranıyor, o da yaşlandı, o da yoruldu. Zaman bize galip geldi. Ne büyük hayallerimiz var, ne de hayal kuracak enerjimiz. Vakit öldürüyoruz artık. Bulmaca doldurmuyoruz da, kitap okuyoruz.” diyor.  “Barış, savaşın olmaması demek değildir.” diyorum. Ağzımdan çıkıveriyor, Spinoza’nın söylemi. Susuyor biraz, düşünceleri arasında bir şey bulmak ister gibi. O zaman başını kaldırıp yüzüme bakıyor. O güzel dudaklarını bükerek, “ Basit, güncel kitaplar..” diyor. Gülümsüyor , “Spinoza, Nietzsche değil… İsimlerini bile hatırlamıyorum yazarların, vitrindeki kitaplar işte, ne diyorlar onlara: bestseller…” Sağını solunu aranıyor, aradığı yine toprağı kazacak bir çöp. Kalkıp attığı çöpü getirmiyorum. Yüzünü yüzüme dönüp bir süre yüzümü inceliyor, ben de onun. Göz göze geliyoruz, gözlerine bakabiliyorum. Oysa onun gözlerine bakarsam kalbimin duracağı korkusuyla dakikalardır toprağa bakıyordum. Gözleri yine aynı, ışıklı ve yorgun. “Yirmi bir yıl!” diyor. Yine önüne dönüyor. Sigarayı atıp ellerini dizleri üzerinde buluşturuyor. “Keşke o vapur o iskeleye hiç yanaşmasaydı.” diyorum. “Keşke ben de o iskelede hep bekleseydim.” diyor. Sağ eli sol elinin parmaklarıyla kenetleniyor. “Şansımız yoktu.” diyor. “Hiç şansımız yoktu.”  Yirmi bir yıl sonra bizim hakkımızda söylediği bu oluyor. “Şiirlerin bana hep geldi.” diyor, “Seni şiirlerden izledim. Birçoğunda bizden bahsediyorsun.” Ayağa kalkıyor. O zaman korkuyorum. Omzuma dokunuyor, ben de kalkıyorum. Yüzüne bakamıyorum. “Hiç şansımız yoktu, inan.” diyor. Parmak uçlarıyla çenemi tutup, kendine çeviriyor. “Havaya atılan bir taş düşünebilseydi, kendi isteğiyle yere düştüğünü sanırdı, der Spinoza.” diyor. Yüzüne bakıyorum o zaman. Yine korkuyorum. “Biz taş değiliz, düşmek bizim seçimiz miydi, bizi havaya atanların mı? Bunun kritiğini yapabiliriz.” Yanağıma bir öpücük kondurup kulağıma “Hiç şansımız yoktu, inan!” diyor fısıltıyla. Bir süre başı başımın yanında, nefesi kulağımda kalıyor öyle. Boynumu koklamayı çok severdi. Yine boynumu kokluyor. Kendini çekip gözlerime bakıyor. Gözlerinde anaç bir şefkat ve özgüven görüyorum. Şefkat ve özgüvenin arkasındaysa çakmak çakmak bir öfke… Sol elinin parmaklarını dudaklarımda gezdiriyor kısa bir süre ve usulca ayrılıyor yanımdan. Usul usul dokuz yaşına doğru gidişini izliyorum. Bu defa gidişini… Yirmi bir yılın kamburunu göremiyorum sırtında. Caddeye çıktığında dönüp bana bakıyor, başını hafifçe oynatıyor selam verir gibi ve caddenin köşesinden kayboluyor.

Eliz edebiyat dergisi
Haziran 2021 sayısından

Tabibe Hanım

 



















Öykü: Halil Çamay

Resim: Deniz KARAKURT

Evet, ama bilincine varmak insanın canını yakıyor!
Lawrence Durrel

 “Bizim gibi insanlar evlenmemeliymiş dostum!” diyen bir mektup aldım Tabibe Hanım. Demir kapının aralığındaki küçücük mazgaldan, kapkara ve resmi bir elden uzanan, dostluğu korkuya şikâyeti mazerete dayalı bir mektup. Parlak bir zarf, özensiz satırlar ve baştan savma cümleler… Demir parmaklıkların arkasında, demir parmaklıklardan da soğuk ve duygusuz bir mektup… “Bizim gibi insanlar…”

Ne kadar kolay “bizim gibi” demek, öyle değil mi Tabibe Hanım? Oysa heyecan ve düş kırıklıklarıyla dolu bir yaşam demektir “bizim gibi” olmak. Aslında günlük yaşam içerisinde değerlendirdiğimizde “bizim gibi” olmak diye bir şey yoktur Tabibe Hanım. Bu, doğumla gelen bir tür lanettir. “Nedir bunun literatürdeki adı?” diye sorarsa o güzel ağzın, genel tabiriyle “serserilik” diyebiliriz. İçten içe gıpta etseler de bize statik yaşam içerisinde “normal” diye nitelenen insanlar, onlara pek güven vermeyiz. Yaşam şeklimizi aykırı, düşlerimizi anarşizan bulurlar. Oysa doğamız ne kadar aykırı olsa da, o “dostum” kavramındaki “dostluk” tam olarak bizi ifade eder. Bu serseri, göçebe yaşamımızda dostlarımız için birçok fedakârlıkta bulunmuşuzdur.

Aslında her birimizin tenhalarda durağan bir yaşam hayali vardır. Bir sahil kasabası, bir çiftlik…

Örneğin öyle çok isterdim ki; bir dağ köyünde bir çobanın oğlu olarak dünyaya gelmek, baba mesleğini devam ettirmek, babanın seçtiği bir kızla evlenmek, soy devam etsin diye çocuk yapmak, düşünmeden sorgulamadan yaşamak…

Kolaydır bu tür yerleşik yaşamlar Tabibe Hanım. Aykırı düşlere, tutkulara, keşiflere yer yoktur. Her şey programlıdır. Oy vereceğin parti bile ata yadigârıdır. Tek kaygı, soyu yürütmek ve birkaç baş hayvan daha çoğaltmaktır. Ama müesses nizam içerisinde bizim yaşamımız sakıncalıdır, haramdır, yasaktır!

Oysa biz kısa ömrümüzde, tutkularımızın peşinde, maceradan maceraya koşarız. Her düş kırıklığının ardından onlarca defa söz vermemize rağmen kendimize, duracağımıza, durulacağımıza…

Aşk ateşini bilir misin Tabibe Hanım? Aslolan şudur ki; bizim gibi insanlar, yüreklerinde üzeri ıslak bir mendille örtülü bir volkan taşır. Zaman zaman o mendil ıslatılmalı ve tekrar örtülmelidir. Unutulur da mendil tutuşursa, lavları dünyayı saracak sanırsınız. Oysa paramparça dağılacak ve her bir parçası ayrı bir yangın yerine dönüşecek olan, yalnızca kendi gezgin bedenimiz ve kayıp ruhumuzdur. Yüreğinde “gitmek” olan bir serseri, yerleşik birine âşık olursa bu bir kıyamet alametidir! Aşkın bağlayıcı duygusuyla direnir gezgin. Yüreğinde alev alev bir tutkuya dönüştükçe aşk, direnir… Kalır, yerleşmeye, bir yuva kurmaya çabalar. Kurup kuracağı, göçebe bir kuşun mevsimlik yuvasıdır oysa.

Direnir… Günler geçer aylar geçer, birkaç mevsim tekrarından sonra tam duruldum derken, sular çırpınmaya, içindeki hayvanın gözü yollara düşmeye başlar. Yerleşik aşk, acıtan bir deneyimdir gezgin için.  Aşkın ateşi tüm damarlarında dolaşsa da alev alev, gözünü yollardan alamaz. Sular çırpındıkça bulanıklaşır. Vahşi toynaklar, toprağı dövdükçe suların çırpınışı fırtınaya, deli dalgaları yalçın kayalıkları döven karanlık bir denize dönüşür. Ve sonunda vahşi hayvan şahlanır.

Bir gün hiç tanımadığı bir şehirde, bir otel odasında açar gözlerini. Yeni düş kırıklıklarına programlı,  yeni bir yaşam başlar. Seyahatler sıklaşır, dostlar çoğalır.  Her şehirde bir sevgili, her sevgilide bir yanık izi kalır. Her tende ilk aşk, her bakışta o masal aranır. Yeni yollar, yeni yolculuklar… Yerin ve yönün bir önemi kalmaz. Üçüncü sınıf otel odaları, kapısına kilit vurulmayan sabahçı kahvehaneleri, istasyonlar, şantiyeler, hapishaneler… Anlamsız yerler, puslu - barok mekanlar… Kıyıya, kenara sürüklenmiş bir salça tenekesi, bir dondurma külahı, içki şişesi, çikolata ambalajı gibi, bir yaşama dönüşür yıllar geçtikçe o fırtınalarla beslenen gençlik. Rüzgar bir musalla taşına savurana dek, anılarla çürümüş yaşlı bedeni… Bizlerin yaşamı lanetlidir Tabibe Hanım, bizlerin yaşamı yasaklı…

Serserinin doğası iyileştirici sezgidir Tabibe Hanım, sessiz yaratıcılık… Biçimlerin ve kalıpların dışında, simgesel anlamları olmayan uçurum çiçekleri… Gitmekse bir başka aşktır Tabibe Hanım, sanatların en cazibelisi, günahların hac eylemi…

Yasak elmayı bilir misin Tabibe Hanım? Kan kızılıdır. Yer yer açık kırmızı damarları vardır. Bol sulu olduğu o damarlardan anlaşılır. Fettan bir dilberin al yanakları gibidir, ısırmak istersin, dişlerini geçirmek, serin sularının dişlerinin arasından sızışını hissetmek… Yasaktır ve tüm yasaklar gibi cazibelidir. Isırırsan sonuçlarına katlanırsın. Âdem ile Havva’nın cennetten kovulması kadar ağırdır sonuçları. Ama biz Lilith’in çocuklarıyız Tabibe Hanım. O elmayı ısırıyoruz ve dişlerimizden sızan kan değil.

“Bizim gibi” olmak, bizi yaşamak zordur Tabibe Hanım! Ajandalar arasında kaybolan düşlerimiz vardır. Dostluklar, yaralar ve sözcükler taşırız çıkınımızda. Yükümüz ağırdır. Diyalektik düşlerimize karşın metafiziksel bir yanı vardır yaşantımızın. Her maceranın sonunda, annesinin cesedi başında uluyan köpekler gibi, döner ziyaret ederiz aile ocağını. Zordur bizim yaşamımız Tabibe Hanım, bir mektubun satır aralarına sığmayacak kadar…

 


Allianoi


 






Tanrılara sunulmuş kutsal bakire gibi
Kurbanlığına bir adım daha yaklaşıyor her gün
suların ve ateşin, sunakların ve tellakların...
gün görmemişlerin yüzü suyu hürmetine 
su dökünenlerin kalesi...
Allianoi

Şimdi kurtarmak için taştan bedenini
orta-çağ zihniyetlerinin elinden

tıbbiyenin su sesi yok olmasın diyen
Sokrates'in torunlarının avuçlarında gözyaşları
gözleri yaşlara,
yaşları sellere,
selleri barajlara akıttığı yerde gömülen anılarla bir...

Allianoi...
sıcak ve şifalı taştan oyma bir tanrıça...
Allianoi...
seni kutsamak için gelen suların
selamını getirdiği yaşlı bilgeler var 

Allianoi...

'Ben aklın sesiyim“ diyor orta-çağ karanlığında bir kadın
Çarmıhtan sesleniyor,
Cadı...
Çatırdayan alevler yutamıyor haykırışlarını
'Filozof’iyim,
Bilgiye inanırım,
Korkun bilgiden ve bilgiyi sevenlerden'
Kahkahası tüm çağlarda yükseliyor
Bedenini ateşe veren karanlığın içinden...
 

Gökdelenleri holdingleri sular altında bırakmayanlar
kıymasınlar tanrı Asklepios'un yurduna diye
şiiirler uçuşuyor tarihin binlerce yıllık semalarında

'Allianoi' diyor, modern çağda
Sokrates’in sayın çocuklarından birisi
'Tıbbiyenin su sesi'
Şarkı söyler gibi,
Şirin, sevimli.
'Yok olmasın…'
 

“atalarımızdan yadigâr” diyor
Ormanlar içerisinden karanlık bir ses
Kapkara haykırıyor
Çevreyi karartıyor.
Binlerce yıllık mirası yıkmak istiyor

“paşanın hamamcı başısıydı dedem” diyor
“saatlerce kapanırlardı hamama,
Paşa ile
Birbirlerini keselerlerdi”
Yutkunuyor …
'Keselerlerdi…'

Gürlediği gibi yok oluyor sonra
Karanlıklar içerisinden
Kendisine bakan ormana

Allianoi...
Ağıtlar yakarken zeugma’ya
Modern çağın kurbanlarından olmuş kendisi...

Halil Çamay 
2010 yaba edebiyat dergisi...


Düş Çocuğu

 

RESİM: Dilek ÖZALP

Sessiz sedasız sokak aralarına neyle karılaşacağını bilemediğimizden salamıyoruz belki de düşlerimizi. Belki de ağır buluyoruz bu şehrin oyunlarını. Yalnızca düşleriyle oynayabilen bir çocuk, temizlik kokan yoksul bir sokağın boş arsasından bakıyor kaleye. Gururlanmayı öğrenemediğinden tüyleri titriyor. Düşlerinden türeyen top sesleri arasında yaralı bir yunan askeri ile göz göze geliyor. Düşle gerçek arası…

“büyüyünce asker olmayacağım diyor annesine” “doktorda olmayacağım”
Ne olacaksın diye sormuyor annesi. Bir oyun sanıyor düş gezginin söylediklerini.

“nazlanmak istiyor herhalde” diye düşünüyor. “düş’te olmayacağım, babam da”  ‘anla artık, ciddiyim!’ diye bağırmayı bilmiyor sevimli düş gezgini. “ne oluyor be deli çocuk?” demiyor anne. “gavur askeri olmayacağım ben!” diyor. Dudakları titriyor. Büyüyor. Annesinin tuttuğu yerden tutuyor çalı süpürgesini.  “düş yordamıyla yaşamak istiyorum hayatı” diyor. Bazen bir kelebek bazen akbaba olmak istiyorum. En az kırlangıçlar kadar yükselebilmek istiyorum.  Hepinizin yalnız ve sesli düşünemediklerinizi haykırır gibi yaşamak istiyorum. Yeni yüzler tanımak, yeni mekânlar keşfetmek istiyorum. Hayatın tümünü yaşamak, dünyayı kendi sokağım kadar tanımak istiyorum. Sevgili istiyorum annne, ya da sevgililer…
uçmayı bilen…
Ve bir yasemini koparamadığım gibi koklamak istiyorum saçlarını…
Ve bir kaplan kadar...

Susuyor.

Gözlerini kalenin burçlarından, annesinin yüzündeki derin yaşam çizgilerine ve saçlarındaki beyazlara çeviriyor.

Yürüyor…

Hızlı hızlı yürüyor, adeta koşarak. Sanki ayakları toprağa küskün, değmiyor.
Benim dedem Hasankale de şehit oldu. 
Hızla kovuyor kafasından bu cümleyi ama beyni çok eskiden dinlediği bir şarkının mısraları gibi tekrarlıyor.
Benim dedem üç yüz kiloluk bir top mermisini sırtladığı gibi…
Göğsünden dört kurşun yese de…
Benim dedem…

Kovmaya çalışıyor bu düşünceleri kafasından. Tozlar yapışıyor tenine. Gözlerinin önünden geçiyor ter damlacıkları.  “benim dedem sırtladığı gibi top mermisini…”

Savaş hikâyeleri ve kahramanlık destanları anlatan babasının sarhoş, salyalı ve çatlak sesi bırakmıyor peşini…

Benim dedem…
Gümbür gümbür top sesleri…
Toz bulutları içerisinde feryat figan…
Benim dedem Hasankale de şehit oldu…
Göğsünden dört kurşun yese de…
benim dedem…
yıkılmadı
Vatanı bekleyeceksin…
Dedenin adını verdik sana..

Çocukluğunu yaşadığı bu şehirde bir kez bile çıkmadığı kalenin burçlarında, bir kayanın tepesinde, en uç noktada buluyor kendisini…

Benim dedem diye mırıldanıyor aşağıya...
Bir adım daha atsa… bir adım… boşluğa…
Bir adım daha atsa bulutlara ulaşacağından emin,
bir adım, bedeninden sıyrılacağından emin..
uçacak,
Ruhunu özgür bırakacak…

Ve o adım…

Boşluğa uzanıyor ayağı…
Ardından diğer ayağı…
Pamuk demetleri gibi yumuşacık bulut kümelerini kucaklıyor…
Artık kırlangıçlar kadar özgür…
Aşağıda, uçurumun dibinde boş bir çuval gibi yatan bedenine bakıyor bir süre…

Hoşça kal! Diyen bir fısıltı düşüyor boşluğa…

Ve düş… bitiyor….

 Halil çamay

KIRMIZI

 

RESİM: DENİZ KARAKURT








Gidersen;
Bütün tuvallerin beyazlarına vuracağım
Gözyaşlarımdan kırmızıyı,
Fırçam hiç susmayacak,
Tüm renkler senin türkünü söyleyecek' demiştin
Kırmızı

Arkamda iki masum çiçek bıraktım sana
Boynu bükük
Ve suyun ömrü kadar mavi
Uzayan düşlerinde ufacık bir yerlere koyduğunda beni;
Giy kırmızıları
Ve hala ben kokuyorsam;
Bil ki kanayan yerlerinden fışkıracağım sana
Kırmızının beyaza dönüşümüyle

Halil çamay
2000 Yaba edebiyat dergisi


Süryanilerde Felsefe

  



Süryanilerde Felsefe \ Halil Çamay

Süryani (Suryoyo) adı ilk defa ne zaman ve nasıl kullanıldığı; hangi kimlik ve tanımlara karşılık geldiği, Süryani araştırmaları uzmanları tarafından tartışma konusu olmuş ve çeşitli tezler ileri sürülmüştür. Bu tartışmalardan çıkan genel sonuçlara göre Süryani adı, Mezopotamya da  hüküm süren bir krala veya coğrafi bölgeye nispetle kullanılmıştır. Bir görüşe göre Süryani adının Pers krallarından Koreş (M.Ö. 550-520) in adından geldiği, başka bir görüşe göre Suriye ve Mezopotamya da  hüküm sürmüş, Antakya kentini kurucusu, Aram kralı Suros tan gelmiştir.  Bu konudaki çeşitli tezlerden anlaşılıyor ki, ilk dönemlerde etnik bir tanımlama olan “Süryani” adı, daha sonra dinsel bir kimlik tanımlamasına dönüşmüştür.

Bu çalışmanın temel amacı, Süryanilerin adı ve kökeni hakkında yapılan araştırmaları tespit ve tahlil etmek değil, Süryanilerin Grek, Pers ve İslam düşünceleri arasındaki felsefi etkinlik bakımından önemini ortaya koymaktır.

Süryanilerin felsefe tarihinde varlık göstermeleri, Helenizm denilen doğu ve batı düşüncelerinin kaynaştığı dönemlerde başlar. Süryaniler bir yandan Helenizm’in güçlü bir kolu olmuşlar, öte yandan doğu toplumlarının Helenleştirilmesine de karşı durdukları gibi, doğuda  yaygın kehanet ve büyü gibi inançlara karşı da mücadele vermişlerdir. Süryaniler, çok sevdikleri ve hatta on üçüncü havari olarak gördükleri Aristoteles felsefesinde de  inanç sistemlerine karşı olan unsurları ayırt etmiş ve teoloji alanına girmeyen mantık, retorik, hitabet gibi alet ilimleri daha çok benimsemişlerdir. 
  
Beş bölümden oluşan kitabın Süryani felsefesine ayrılan ilk bölümünde, Hristiyan felsefesi  veya Hristiyan medeniyeti denildiğinde akla ortaçağ batı felsefesi geldiği ve Hristiyanlık mirasının oluşmasında Süryanilerin etkisi göz ardı edildiği konusunu ele alıyor. Süryani düşüncesini felsefe tarihindeki yerini belirlemek için bu düşüncenin tarihsel seyrinin temel basamaklarından bahsederken, öncelikle Süryani düşüncesine kaynaklık eden Aristotelesçiliğin yeni Platoncu  bakış açısıyla yorumlandığı İskenderiye düşüncesine, ikinci olarak Mezopotamya’nın kuzeyinde kurulan Süryani düşünce okullarında görülen kristolojik (İsa Mesih’in bedeni ile ilgili tartışmalar sonucu ortaya çıkan felsefi literatür) tartışmaları ele alıyor.

Helenizm’in aracılarından birisi olan Süryaniler, Helenistik kollar içinde etkisi en fazla olan ve Helenleşme sürecinin İslam dünyasına taşınmasında İskenderiye den sonra en güçlü kol olduğunu         “ Süryanilerde tercüme hareketi” adlı ikinci bölümde görüyoruz. Antakya, Urfa, Nusaybin, Cündişapur, Merv, Harran, Kınnesrin, Tikrit gibi Süryani okullarında, Süryani düşünürler faaliyet göstermiş ve Grekçe den Arapça’ya Arapça’dan Süryanice’ye gibi çeşitli dillerin tercümelerini yaparak Arap İslam dünyasına da Helenistik İskenderiye’ye de faydalı olmuşlardır. Örneğin; Emeviler döneminde Süryani hekim Maserceveyh tarafından İskenderiyeli bir doktorun Grekçe yazdığı ve sonra Süryanice ye çevirdiği bir tıp eserinin Arapça’ya çevirdiği kitapta yer alan bilgiler içerisinde.

Sadece Hristiyan dininin propaganda merkezleri olmayıp, aynı zamanda içinde teolojik ve pozitif bilimler gibi bir çok biliminde okutulduğu Süryani kültür merkezleri olan, “Süryani okulları” başlıklı üçüncü bölümde; İskenderiye, Antakya, Ra’sül-Ayn,  Urfa, Nusaybin, Kınnesrin, Harran, Cündişapur, Bağdat gibi bilinen başlıca Süryanilerin kuruduğu bu okullar sayesinde Süryaniler bir altın çağ yaşamış olduğunu ve bu okullarda, kitabı mukaddesle birlikte Aristoteles ve Porfiryus başta olmak üzere filozofların ve yeni Platoncu bir çok düşünür ile Galen ve Hipokrat gibi  büyük tıp bilginlerinin okutulduğunu anlatıyor. Örneğin; Süryani okullarının yaygılaştığı VI y.y. da Nusaybin okulunda yetişmiş olan Bar Hadbşabo (Bar Had Bşabo)’ya ait “Mezopotamya’da  yüksek okulların kuruluş amacı” adlı esere göre Tanrı, ilk insandan  bu güne kadar okullar kurmuştur. Süryani okulları da tanrının kurduğu bu okulların en önemlisi arasında sayılmaktadır.

“Süryani filozoflardan örnekler” adlı dördüncü bölümde Süryani filozoflardan ve bu güne ulaşan eserlerinden bahsediliyor.  “Bardaysan ve insan hürriyeti ile ilgili görüşleri” başlığında; en önemli Süryani filozoflarından Bardasya’nın “ülkelerin yasaları” adlı eserinin, Süryaniler Hristiyan olduktan sonra, Süryanice dilinde yazılan ilk eser olduğunu, Bardasya’nın bu eserinde, kader ve özgür irade gibi stoacı felsefe geleneğinin ve Babil-Kildani düşüncesinin astronomik görüşlerini içeren felsefi sorunlarını ele aldığını, tek tanrı inancını savunduğunu ve bu eseri platonun diyalogları gibi bir diyalog biçiminde yazdığını öğreniyoruz. Bardasya’nın sorgulamaları bir Hristiyan filozofa göre çok ilginçtir; “mademki tanrı var ve insanı yaratmıştır, üstelik insana emrettiği şeylerin yapılmasını da istemektedir, neden insanı emrettiği her şeyi yapan ve onun emirlerine karşı gelmeyen bir özellikte yaratmadı? Dünyada insanın dışındaki her varlık, özgürlükleri olmaksızın hareket halinde değiller midir ? O halde neden sadece insana günah işleme iradesi verilmiştir?

Süryani toplumu İsa’nın bedeni üzerine (kristolojik) yapılan felsefi tartışmalar sonucu iki ayrı felsefi yol da ortaya çıkmıştır, Nesturilik ve Yakubilik. Nesturi düşüncesi, Pers düşüncesinin de etkisiyle şekillenerek dünyevileşme yolunda önemli mesafeler kat etmiştir. Buna karşılık Yakubi düşüncesi tanrısal ve insanı unsurun beraber olabileceklerini yadsıdıkları gibi, din ve felsefenin de beraberliklerini mümkün görmemişlerdir. Hristiyan din adamlarının evlenebilmeleri ve evlenememeleri de bu farklı görüşlerin ürünüdür.
  
Süryani düşüncesinin Hristiyan felsefe tarihine olduğu kadar İslam felsefe tarihine de önemli oranda etkisi vardır. İslam dünyasının yayılmacı politikalarının en çok hissedildiği Abbasiler döneminde Bağdat ta bulunan Nesturi Süryanileri ile Titrek’te bulunan Yakubi Süryanilerinin bu etkileşimde büyük payı vardır. İslam devletleri döneminde, İslam düşüncesi ve felsefesine karşı durmuşlar, kendi inanç sistemlerinin rasyonel açıklamasını yapmışlardır. Ancak İslam düşüncesine karşı reaksiyoner durumları uzun sürmemiş, bir süre sonra İslam felsefesinin bir parçası oldukları gibi, felsefi yolculuklarının en parlak dönemi de İslam devletleri dönemidir. Her iki kolda İslam dünyasının başkenti Bağdat a taşınmışlar ve İslam dünyasının Grek  bilim ve felsefesini alma iradesinin aracı unsurları olarak yerlerini almışlarıdır.

İsmini sıkça duyduğumuz Süryanilerin; ne zaman, nasıl ve tarih içerisinde neler yaşadıklarını, etnik bir tanımlama olan Süryani isminin nasıl dinsel bir kimlik tanımlamasına dönüştüğünü, etnisite ve din arasındaki bu tarihi geçiş sürecinin, nasıl tekrar edegelen bir seyir izlemiş olduğunu, Hristiyanlık söz konusu edilmediği takdir de, Süryani isminin tarihsel ve kültürel uzantıları nasıl göz ardı edildiği; Mardin Artuklu üniversitesi, felsefe bölümü öğretim üyesi M. Nesim Doru, belli ki geniş araştırmalar ve uzun çalışmalar sonucu kitaplaştırmış ve böyle önemli bir kaynak-eseri okuyucuya sunmuş.
Doğu ve Batı medeniyetlerinin kavşak noktasında yer alan Süryanilerin, felsefe tarihi içerisinde yerini anlatan, Keyifle okuyup bilgilendiğim bu kitabın yazarı değerli akademisyen, M. Nesim DORU ya ve yaba yayınlarında bu şekilde tarihi aydınlatan eserlere yer verdiğinden (özellikle Mezopotamya kitaplığını oluşturduğu için) dolayı değerli Aziz Aydın DOĞAN a teşekkür ederim.

Süryanilerde Felsefe : Birgün gazetesi 2013 kültür sanat sayfası

Basım Tarihi: Kasım 2012
236 Sayfa
Dili: Türkçe. Barkot: 9789753861649