Sayfalar

Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yeryüzü Eşiği’nde geçmiş ve şimdi / Halil Çamay

 


 

Uzun yıllardır dizelerinden tanıdığım, sesini dizelerinden duyduğum bir şiir yolcusu Aydanur saraç. MediaKitap tarafından yayınlanan “Yeryüzü Eşiği” adlı son kitabı şairin, “Sonra Güller Kırmızı” ve “Mesafeler “ den sonra yayımladığı üçüncü şiir kitabı.

Okur, Saraç’ın şiir yolculuğuna, gerek ilk iki kitabı aracılığıyla, gerekse edebiyat dergilerinden ve diğer yayınlardan tanıklık etmiş olsa da,  “Yeryüzü Eşiği”nde  sesini derinden soluyan bir şairle karşılaşacak. Kullandığı dil, dile yoğunlukla yansıyan metafor, dizelerdeki ses ve sözcük tekrarları şiirlerin derinliğini, çarpıcılığını öne çıkarıyor. Bunu yaparken de çok incelikli, dingin bir anlatımla okura ulaştırıyor şair “Yeryüzü Eşiği”ni.

 “…göğün şemsiyesi korkunç bir zırhla kaplı suyunu yitirmiş hücreler düşüyor bilgi sözlüğünden, paslı bir makina gibi ötüyor hayat, eski güne kayıtlı bu evde ölüler şehrini kurarken mermerciler…”  “Dünyanın tuzu”(S,55) .

Her bir şiirin başlığı kaldırıldığında uzun-nehir tadında tek bir şiirden de bahsetmekte mümkün. Şiirlerin kendi içindeki bütünlüğü bunu düşünmemi sağlıyor.

İçerik, geçmişi okuyucuya yakın tutarken diğer taraftan şimdinin önemini de anlatıyor.

Şairin, naif, çok içerden bir duyguyla yolculuğuna tanık oluyor okuyucu. Bu şiirleri sahici ve ulaşılabilir kılan özelliklerinden biri.

Şiirlerinin yolculuğu, onun ruhunun zaman yolculuğudur. Zaman içerisindeki bu seyahate katılacak olursanız bu şiirlerin sizleri götüreceği yer yine kendinizdir. Kendi dışınızdaki hayata karşı bir müdahaleniz varsa bu yolculukta hâkimiyet kurduğunuz her şeyi yok ettiğinizi, tükettiğinizi göreceksiniz. Dolayısıyla bu karşılaşma, yeniden buluşma sizleri sarsacaktır elbette.

Derin bir yüzleşme… İnsanın kendine, özellikle çocukluğuna varma sürecinde ruhuna tuttuğu aynaya dikkat çeken bir yüzleşme… Çürüyerek ve acı çekerek ölmekte olan günümüz dünyasını kederli bir gerçekçilikle gözler önüne seriyor şiirler.

“öfkeli bir şeyhin ağzı kadar ıslak ve kirli hayat, düşleri çalıyor, kuşların sesini, kır çiçeklerin kokusunu…” diye dile getirirken yaşam pratiği içerisindeki sancıları Ağır-aksak” (S,21) .

Günümüz dünyasının her anlamdaki çürümüşlüğü gelecekle ilgili umudu, inancı çoğaltmıyor kuşkusuz, belki bundandır, şiirlerde hep bir geçmiş özleminin olması. Bahçeli müstakil evlerin sıcaklığının, bahçedeki meyve kokularının, sonu hep bahçeli evlere çıkan küçük sokakların, yağmurdan sonraki o toprak kokusunun şiire girmesinin de. Bunlarla birlikte değişen bir yüzyılın, değişme biçimiyle insanlar üzerindeki etkisine bakış da sunuyor. Toplumsal değişimin altını ben diliyle başarılı bir gerçeklikle çiziyor. Bu gerçekliği haykırarak değil de; Leonardo da Vinci’in “gerçekler yüksek sesle söylenmez” deyimini düstur edinmiş gibi, zarif bir üslupla dile getiriyor. Sınırları çizilmiş bir dünyanın birbirine çok da uzak olmadığını söylüyor bir anlamda, ama bile isteye üzerinde oynandığının. Üzerimizi her yerde aynı gece örtse de yozlaşmış insanlığın kedere çevirdiği bir dünyada yaşıyoruz.

 “…iki yakayı ayıran bir kanyon, boy veren ağaçlar, yanık çayırların türküsü. üstümüzde altın başaklara benzeyen bir gece …” Ani saçlarını topla sevgilim ( S,50)

Modern dünyanın betonlarından ve plastiğinden arınmış bir yaşam özlemiyle kırlarda koşturan bir düş çocuğu görebiliyoruz bu şiirlerde, bir kalp kırıklığı, bir küskün keder…

“…ağaçların uzun bacaklı gecesinden geçtim korkuyla gezdiğim

 bayırları düşündüm sevdiğim ormanı, çiçeklerini kokladığım güzel kışı! sabah erken uyandı acılar yusufçuk erken, çiyini akıtan yapraklar gidin bakın ben ona benziyorum o artık ben…” Yonga ve Kuşlar(S,44)

“Şiir, şairin iç yolculuğudur” deriz her zaman. Öyle ise şair şiirlerinde bu yolculuğu gerektiği gibi yapıyor. Dikkatli bir okur bu yolculukları şiirin alt belleğinde fark edebiliyor hemen.

Zaman içerisinde buruk yolculuklara eş dizelerde, zamanın bireyden aldıklarını, eksilttiklerini görürüz. Bu eksiltmeleri nesneleri izleyerek, dinleyerek, nesnelerin ruhunda gezinerek görmeye çalışmak da hatırlamak için bir yol. Ki şairin izlediği yollardan biri de bu. Her insanın kendi kayıp tarihine bir davet belki de… Şairin, naif ve bilgece bir sitemle, hızla tükettiğimiz dünyanın yaralarını anlamamızı ve sessizce sorgulamamızı istemesi de bunun bir parçasıdır.

“…yeryüzü kaynıyordu bir çukurun içinde. uyandım ve yaralarımı gösterdim sabaha. o da kırılmış kalbini, bitmeyecek masal sanıyorduk hayatı…” Kısa hayat (S, 28)

“güzden kalma çıngırak sesi kadar eskimiş bu ev

yetmiyor öyle güzel dilekler artık…” Yer eşiği (S, 17)

 “yosunlar taş olduğumu fısıldıyor, kederden bölündüğümü

hantal gövdemi sürüklüyorum bir çağdan diğerine”  Kendime bakma sabahı (S,19)

Özgün şiir diliyle gönül kütüphanemizin raflarında yerini alıyor “Yeryüzü Eşiği”.

 21.05.2021 Birgün kitap eki.

Aydanur saraç
Yeryüzü Eşiği,
2020, MedaKitap Yayınevi.

 


Diyalektiğin hüzün hali

  

            fotoğraf : Asiye kalpaklı

Yıllar önce büyük bir çılgınlıkla terk ettiğim bu kente; yıllar sonra daha büyük bir çılgınlığın esaretinden kurtulup, döndüğümde titredi yüreğim. Bir dostun sıcaklığıyla karşıladı beni kent. Ve eski bir dostun şifreli kapı çalışlarını anımsar gibi anımsattı yüreğimde bir zamanlar var olduğunu. Devrimsizlik sohbetleri ederken bir dostumun mekânında, mekânın önünden şen kahkahalarıyla geçerken gördüm onu ilk defa ve yıllar sonra titreyiverdi nasırlı yüreğim. Tanımam gereken biri olduğunu öğrendim ve genç, çılgın günlerimizin puslu hatıralarından hüzünlü bir güzellik çıkarttım: Genç ve hüzünlü… Ve de Atilla ilhanın şiirinden bir dize “… Hayırsızın biri idi kanımca…”

Yıllar hüzünlere hüzün mü ekler hep? Diyorum. Bu da yılların diyalektiği diyor arkadaşım. Diyalektiğin hüzün baz hali…

“keşke bütün kahkahalar gerçek olsa diyorum…” çocukça.

“yenilen biz olduk” diyor dostum, “yanılanda, yıkıntılar arasında mutluluk oyunları oynayan

Mutsuz savaş çocukları gibiyiz, gerçek kahkahalarımız yangın yerlerinde kaldı, Artık yaşamlarımız ‘mutluyuz’ oyunundan ibaret, buna alışmalısın” diyor. “alışmalı mıyım” diye soruyorum kendime.

Kısa bir süre sonra tanıştırılıyoruz. Beni hatırlamıyor. susuşuyoruz. Gözlerimden gözlerine sesleniyorum. göz göze konuşuyoruz; senin için mutlu düşler kurabilirliyim diyorum, uzun bir suskunluk takıyor gözlerine ve “mutluluk hep yanımdan geçip gitti, uğramadı hiç, sanırım mola anlarına rastlamıyorum” diyor. Alaycı. Alaycılığının bir savunma mekanizması olduğunu anlıyor, “bir şans mutluluğa bir şans bana, izin ver göstereyim” diyorum. Aceleci ve yine çocukça, Sanırım hep çocuk kalacağım. Çocuk halimi fark ediyor ve anaç bir edayla gülümsüyor. Bilgece; “heybemde şans, kırbamda su kalmadı, yüreğim yangın yeri” diyor.

Kanayan bir yüreği benden iyi kim tanır ki, yıllardır kanayan ve belki de hep kanayacak Bir yürek taşımıyor muyum? İçime akıttığım zehirler irin bağlamadı mı? Bu anti sosyal, kopuk yaşantım kırık bir kalbin denklemi değimli? Bunların yaşamın bir gerçeği olduğunu, yaşamınsa bize sunulan bir armağan olduğunu söylüyor insanlar. Ben o armağanı vereni bir yakalarsam...

İç monologumu bırakıyor. Güzel gözlere dönüyorum. Buğulu bakıyorlar. Tekrar gözlerimle gözlerine hitap ediyorum; “gözlerin buğulu bakıyor” diyorum. “geçmişin perdesi” diyor, “saçların hüzün kokuyor” diyorum, “kan gülleri takıyorum” diyor. “ya dilindeki zehir” diyorum. “ silahım” diyor. Ve gözlerimizde susuşuyor. Biraz daha hüzünlü bir hal alıyor. Uzun bir suskunluğun ardından kalkıyor, görüşme-mek üzere ayrılıyoruz. Arkasından bakıyorum; zarif ve çok güzel.

“Kalp ne kadar büyükse hüzünde o kadar” diyor arkadaşım.

Belki de kalbin büyüklüğüdür hüznü davet eden…

 

Halil Çamay

3.7.2010



Rüyalarım Okra Sarı

                                          



Resim: Irmak Bahçeci

Uzaklardan bir yerlerden özgür aşk iklimlerinin kokusunu getiriyor rüzgâr. Proleter çığlıkları kadar hâki, ülkemin ekonomik aşk gerçeği kadar sahi…

-Hey barmen!

Ateşli sanrılarla bir aşk hali içerisindeyim. Yıkıntıyım, viraneyim, hasarlıyım. Zamanımın çoğunu yatakta geçiriyor, düş yolculuklarına çıkıyor, insanlardan kaçıyorum. Hayat eski hayat değil. Gün eskisi gibi doğmuyor. Dönüp geldiğim baba ocağı bile bir başka tütüyor. İstasyon, sokaklar… Bir yabancıyım. Kendi şehrime de, doğduğum bu eve de...

İnsanlardan korkuyorum. Birilerinin bana herhangi bir vesile ile hitap etme ihtimali bile karnıma ağrılar girmesine neden olduğu için, odamdan çıkmıyorum. Odamdan… Önceden benim, şimdi kardeşimin olan oda… Her şey bana yabancı artık, kendim bile… Bir aşkın yıkıntıları arasından kendimi sürükleyip getirdiğim bu baba evinde, ailemden kaçıyorum. Bu küçücük oda iyi geldi bana. Burada dışa kapalı bir yaşamım var.

Ne kadar oldu döneli? Bir hafta mı, bir ay mı? Zamanla ve insanlarla tüm bağım kopmuş durumda. Diyaloglar, özellikle soru sorulması ürkütüyor beni. Hep yataktayım. Yatağa hapsettim kendimi. Ya da odayı kendime hapsettim. Genel olarak kendi dünyamı inşa ediyorum. Yıkıyorum, bozuyorum, yeniden kuruyorum. Sanki zihnimde bir dizi film çekiyorum. Hep aynı hikâyenin farklı versiyonları, ihtimaller... Gözlerimi kapatıp yıktığım yaşamı başka dünyalarda, başka alanlarında, başka şartlarda düşlüyorum.

Böyle başladı benim düş yolculuğum, uzaklarca. Uyanmaya korkuyor, ensemde küçük küçük fırça darbeleri hissediyorum. Ben kafamın içerisinde kendime, kendimce dünyalar kurarken kafamın arkasında bir ressam da kendi dünyasını resmediyor. Boyanın kokusunu alabiliyorum. Bazen yağlı boya, bazen akrilik, bazen de su bazlı toz boya kullanıyor. Bazen ipek dokunuşlu fırçalar kullansa da genellikle resimlerini spatula ile yapıyor ve bu canımı çok yakıyor. Ara sıra canımın yanması ona keyif veriyor ve bu durumlarda spatulayı daha çok bastırıyor. Canım yandığında çıkardığım seslere gülüyor. Bu davetsiz misafir benim yaşlarımda (yirmili) bir kız, gülüşünden anlıyorum. Onu göremiyorum, kovamıyorum, müdahale edemiyorum.

Bu gün aklıma ilk kez Delacroix’nın “Halka Önderlik Eden Özgürlük” adlı tablosu bir duvar resmi olarak düşüyor. Ardından mavi bandanalı bir kız... Gözlerimi açamıyorum. Saatin tik takları sanki  “Ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun.” diyor. Ardından aklıma Kaos Bar'daki asık suratlı, sakallı barmen düşüyor. Hiç konuşmayan kara sakallı bir çocuktu. Ya da ben konuştuğuna hiç rastlamamıştım.

"Bana savaşsız bir Fransız masalı anlat, dost olalım!" demiştim ona, sarhoştum. 

Asık suratı daha bir asılmıştı. Galiba hiç konuşmadığına o sarhoş halimle kanaat getirmiştim.

O zamanlar hep sarhoştum, şimdiyse korkağım. Gözlerim kapalı ve barmenle konuşuyorum. Uykuyla korkaklık arası bir yerdeyim. Korku mu uyku hali veriyor, uyku hali mi korkutuyor bilmiyorum.  Yine bir Fransız masalı istiyorum barmenden.

"İçinde aşk da olsun, mutlu son da..." diyorum. 

Nerdeyse çeyrek asır öncesi bir barmen düşlerimin konuğu...

"Haydi, seni yarın akşama kadar dinleyebilirim, sarhoş olmak istemiyorum." 

Kara sakallı barmenin kara suratı hep olduğu gibi asık. Beni görmezden gelerek teybe bir kaset koyuyor ya da bitmiş kaseti değiştiriyor. Fonda Pink Floyd'un Hey You'su çalıyor. Sanki asık suratının ve kara sakallarının ardından barmen, şarkı yoluyla bana sesleniyor.

Şarkı “Yalnızlaşıyorsun, yaşlanıyorsun.”  diyor.

"Açmayacağım gözlerimi." diyorum.

Ensemde sıcak bir nefes akrilik yedi'yi kullanıyor, okra sarı.

“Hey sen, orada yalnız duran!” diyor şarkı.

Korkum büyüyor. Titreyerek monolog halinde bir iç sayıklama yaşıyorum.

“Gönülde sevda, dilde söz bitmiyor. Onun gözleri yalnızca tuvallere bakıyor şimdi. Başka bir kıtada, başka bir meridyende... Şu an orada sabah mı? O kokulu mumları severdi. Benim mumum kendi eksenini ışıtıyor, sevişmelerimizsiz.”

“Ah! Sevdadandır bu sararmış yüzle ciğerlerimin zamansız çırpınışı.”

“Akrilik hürriyet içindi!” diyorum.

Kime diyorum? Barmene değil. Sayıklamıyorum da... Kendi sesimi duyuyorum. Cümle ağzımdan dökülüvermiş olmalı. Odada kimse var mı? Gözlerimi açamıyorum. Kokusuz mum sevişmelerimizi anımsatmıyor. Barmen sürekli bardakları kuruluyor.

Şarkı “Ne kadar çabalarsa çabalasın özgür kalamadı” diyor. 

"Belki de Jan Valjean o kadar masum değildi, orası Marquis de Sade Fransa'sı." diyorum.

Artık sayıklıyor muyum, barmene mi sesleniyorum, konuşuyor muyum önemi yok. Yol devam ediyor, yolculuk bitmiyor.

"Candide, Fransız değildi ama amme otoritesi Diderot’nundu!"

Korku gidiyor ama gözlerimi açmak da istemiyorum. Barmense hala bardak kurulamaya devam ediyor.

“Özgür kalamadı ve onun kanına girdiler.” diyor şarkı.

Fransız edebiyatından Alman edebiyatına nasıl bir geçiş yaptıysam, “Ben Genç Werther’den daha cesurum.” diyorum.

Düş konuğu da olsa barmen şaşırıyor. İç monoluğum geri tepiyor.

“Çektiğim aşk derdi, tattığım ayrılık zehri… Şirazi değilim ben, gazel çekmiyorum. Dünyayı dolaşıp öyle bir güzel sevdim ki yaralı gönlümden dudakları arasında tuz ekmek hakkı var.”

Şarkı; “Hey sen, orada duvarın ötesinde olan, holde şişeleri kıran!” diyor.

Barmen elindeki bardağı düşürüyor. Ben sayıklayarak haykırmaya devam ediyorum.

“Yanan benim, dudaklarını içip sarhoş olan da. Güzel bir çocuktu o, oynarken öldürdü beni.  Gözümü açmamam; yokluğunu görme korkusu; ensemdeki hissediş, alışkanlık. Dünyayı dolaşsan benden bahtsızını bulamazsın, her bulduğun bahtsız da aynı şeyi söyleyecektir.”

 Şarkı, “Hey sen, bana hiç umut olmadığını söyleme! Birlikte ayakta duruyoruz, dağılırsak düşeriz.” diyor.

Barmen, şaşkın şaşkın öylece duruyor. Şarkı değişiyor.

“Unut sözlerimi ve aç gözlerini! Karın uyuyorsa uyandırma! Sevişmek için çok geç.”

Ellerimi gözlerime götürüyorum. Ellerim ıslanıyor.

"Açma gözlerini,  rüyalar da okra sarı!"

 

Halil Çamay (Eliz edebiyat dergisi 152. Sayı.)

Tabibe Hanım

 



















Öykü: Halil Çamay

Resim: Deniz KARAKURT

Evet, ama bilincine varmak insanın canını yakıyor!
Lawrence Durrel

 “Bizim gibi insanlar evlenmemeliymiş dostum!” diyen bir mektup aldım Tabibe Hanım. Demir kapının aralığındaki küçücük mazgaldan, kapkara ve resmi bir elden uzanan, dostluğu korkuya şikâyeti mazerete dayalı bir mektup. Parlak bir zarf, özensiz satırlar ve baştan savma cümleler… Demir parmaklıkların arkasında, demir parmaklıklardan da soğuk ve duygusuz bir mektup… “Bizim gibi insanlar…”

Ne kadar kolay “bizim gibi” demek, öyle değil mi Tabibe Hanım? Oysa heyecan ve düş kırıklıklarıyla dolu bir yaşam demektir “bizim gibi” olmak. Aslında günlük yaşam içerisinde değerlendirdiğimizde “bizim gibi” olmak diye bir şey yoktur Tabibe Hanım. Bu, doğumla gelen bir tür lanettir. “Nedir bunun literatürdeki adı?” diye sorarsa o güzel ağzın, genel tabiriyle “serserilik” diyebiliriz. İçten içe gıpta etseler de bize statik yaşam içerisinde “normal” diye nitelenen insanlar, onlara pek güven vermeyiz. Yaşam şeklimizi aykırı, düşlerimizi anarşizan bulurlar. Oysa doğamız ne kadar aykırı olsa da, o “dostum” kavramındaki “dostluk” tam olarak bizi ifade eder. Bu serseri, göçebe yaşamımızda dostlarımız için birçok fedakârlıkta bulunmuşuzdur.

Aslında her birimizin tenhalarda durağan bir yaşam hayali vardır. Bir sahil kasabası, bir çiftlik…

Örneğin öyle çok isterdim ki; bir dağ köyünde bir çobanın oğlu olarak dünyaya gelmek, baba mesleğini devam ettirmek, babanın seçtiği bir kızla evlenmek, soy devam etsin diye çocuk yapmak, düşünmeden sorgulamadan yaşamak…

Kolaydır bu tür yerleşik yaşamlar Tabibe Hanım. Aykırı düşlere, tutkulara, keşiflere yer yoktur. Her şey programlıdır. Oy vereceğin parti bile ata yadigârıdır. Tek kaygı, soyu yürütmek ve birkaç baş hayvan daha çoğaltmaktır. Ama müesses nizam içerisinde bizim yaşamımız sakıncalıdır, haramdır, yasaktır!

Oysa biz kısa ömrümüzde, tutkularımızın peşinde, maceradan maceraya koşarız. Her düş kırıklığının ardından onlarca defa söz vermemize rağmen kendimize, duracağımıza, durulacağımıza…

Aşk ateşini bilir misin Tabibe Hanım? Aslolan şudur ki; bizim gibi insanlar, yüreklerinde üzeri ıslak bir mendille örtülü bir volkan taşır. Zaman zaman o mendil ıslatılmalı ve tekrar örtülmelidir. Unutulur da mendil tutuşursa, lavları dünyayı saracak sanırsınız. Oysa paramparça dağılacak ve her bir parçası ayrı bir yangın yerine dönüşecek olan, yalnızca kendi gezgin bedenimiz ve kayıp ruhumuzdur. Yüreğinde “gitmek” olan bir serseri, yerleşik birine âşık olursa bu bir kıyamet alametidir! Aşkın bağlayıcı duygusuyla direnir gezgin. Yüreğinde alev alev bir tutkuya dönüştükçe aşk, direnir… Kalır, yerleşmeye, bir yuva kurmaya çabalar. Kurup kuracağı, göçebe bir kuşun mevsimlik yuvasıdır oysa.

Direnir… Günler geçer aylar geçer, birkaç mevsim tekrarından sonra tam duruldum derken, sular çırpınmaya, içindeki hayvanın gözü yollara düşmeye başlar. Yerleşik aşk, acıtan bir deneyimdir gezgin için.  Aşkın ateşi tüm damarlarında dolaşsa da alev alev, gözünü yollardan alamaz. Sular çırpındıkça bulanıklaşır. Vahşi toynaklar, toprağı dövdükçe suların çırpınışı fırtınaya, deli dalgaları yalçın kayalıkları döven karanlık bir denize dönüşür. Ve sonunda vahşi hayvan şahlanır.

Bir gün hiç tanımadığı bir şehirde, bir otel odasında açar gözlerini. Yeni düş kırıklıklarına programlı,  yeni bir yaşam başlar. Seyahatler sıklaşır, dostlar çoğalır.  Her şehirde bir sevgili, her sevgilide bir yanık izi kalır. Her tende ilk aşk, her bakışta o masal aranır. Yeni yollar, yeni yolculuklar… Yerin ve yönün bir önemi kalmaz. Üçüncü sınıf otel odaları, kapısına kilit vurulmayan sabahçı kahvehaneleri, istasyonlar, şantiyeler, hapishaneler… Anlamsız yerler, puslu - barok mekanlar… Kıyıya, kenara sürüklenmiş bir salça tenekesi, bir dondurma külahı, içki şişesi, çikolata ambalajı gibi, bir yaşama dönüşür yıllar geçtikçe o fırtınalarla beslenen gençlik. Rüzgar bir musalla taşına savurana dek, anılarla çürümüş yaşlı bedeni… Bizlerin yaşamı lanetlidir Tabibe Hanım, bizlerin yaşamı yasaklı…

Serserinin doğası iyileştirici sezgidir Tabibe Hanım, sessiz yaratıcılık… Biçimlerin ve kalıpların dışında, simgesel anlamları olmayan uçurum çiçekleri… Gitmekse bir başka aşktır Tabibe Hanım, sanatların en cazibelisi, günahların hac eylemi…

Yasak elmayı bilir misin Tabibe Hanım? Kan kızılıdır. Yer yer açık kırmızı damarları vardır. Bol sulu olduğu o damarlardan anlaşılır. Fettan bir dilberin al yanakları gibidir, ısırmak istersin, dişlerini geçirmek, serin sularının dişlerinin arasından sızışını hissetmek… Yasaktır ve tüm yasaklar gibi cazibelidir. Isırırsan sonuçlarına katlanırsın. Âdem ile Havva’nın cennetten kovulması kadar ağırdır sonuçları. Ama biz Lilith’in çocuklarıyız Tabibe Hanım. O elmayı ısırıyoruz ve dişlerimizden sızan kan değil.

“Bizim gibi” olmak, bizi yaşamak zordur Tabibe Hanım! Ajandalar arasında kaybolan düşlerimiz vardır. Dostluklar, yaralar ve sözcükler taşırız çıkınımızda. Yükümüz ağırdır. Diyalektik düşlerimize karşın metafiziksel bir yanı vardır yaşantımızın. Her maceranın sonunda, annesinin cesedi başında uluyan köpekler gibi, döner ziyaret ederiz aile ocağını. Zordur bizim yaşamımız Tabibe Hanım, bir mektubun satır aralarına sığmayacak kadar…

 


Allianoi


 






Tanrılara sunulmuş kutsal bakire gibi
Kurbanlığına bir adım daha yaklaşıyor her gün
suların ve ateşin, sunakların ve tellakların...
gün görmemişlerin yüzü suyu hürmetine 
su dökünenlerin kalesi...
Allianoi

Şimdi kurtarmak için taştan bedenini
orta-çağ zihniyetlerinin elinden

tıbbiyenin su sesi yok olmasın diyen
Sokrates'in torunlarının avuçlarında gözyaşları
gözleri yaşlara,
yaşları sellere,
selleri barajlara akıttığı yerde gömülen anılarla bir...

Allianoi...
sıcak ve şifalı taştan oyma bir tanrıça...
Allianoi...
seni kutsamak için gelen suların
selamını getirdiği yaşlı bilgeler var 

Allianoi...

'Ben aklın sesiyim“ diyor orta-çağ karanlığında bir kadın
Çarmıhtan sesleniyor,
Cadı...
Çatırdayan alevler yutamıyor haykırışlarını
'Filozof’iyim,
Bilgiye inanırım,
Korkun bilgiden ve bilgiyi sevenlerden'
Kahkahası tüm çağlarda yükseliyor
Bedenini ateşe veren karanlığın içinden...
 

Gökdelenleri holdingleri sular altında bırakmayanlar
kıymasınlar tanrı Asklepios'un yurduna diye
şiiirler uçuşuyor tarihin binlerce yıllık semalarında

'Allianoi' diyor, modern çağda
Sokrates’in sayın çocuklarından birisi
'Tıbbiyenin su sesi'
Şarkı söyler gibi,
Şirin, sevimli.
'Yok olmasın…'
 

“atalarımızdan yadigâr” diyor
Ormanlar içerisinden karanlık bir ses
Kapkara haykırıyor
Çevreyi karartıyor.
Binlerce yıllık mirası yıkmak istiyor

“paşanın hamamcı başısıydı dedem” diyor
“saatlerce kapanırlardı hamama,
Paşa ile
Birbirlerini keselerlerdi”
Yutkunuyor …
'Keselerlerdi…'

Gürlediği gibi yok oluyor sonra
Karanlıklar içerisinden
Kendisine bakan ormana

Allianoi...
Ağıtlar yakarken zeugma’ya
Modern çağın kurbanlarından olmuş kendisi...

Halil Çamay 
2010 yaba edebiyat dergisi...


Düş Çocuğu

 

RESİM: Dilek ÖZALP

Sessiz sedasız sokak aralarına neyle karılaşacağını bilemediğimizden salamıyoruz belki de düşlerimizi. Belki de ağır buluyoruz bu şehrin oyunlarını. Yalnızca düşleriyle oynayabilen bir çocuk, temizlik kokan yoksul bir sokağın boş arsasından bakıyor kaleye. Gururlanmayı öğrenemediğinden tüyleri titriyor. Düşlerinden türeyen top sesleri arasında yaralı bir yunan askeri ile göz göze geliyor. Düşle gerçek arası…

“büyüyünce asker olmayacağım diyor annesine” “doktorda olmayacağım”
Ne olacaksın diye sormuyor annesi. Bir oyun sanıyor düş gezginin söylediklerini.

“nazlanmak istiyor herhalde” diye düşünüyor. “düş’te olmayacağım, babam da”  ‘anla artık, ciddiyim!’ diye bağırmayı bilmiyor sevimli düş gezgini. “ne oluyor be deli çocuk?” demiyor anne. “gavur askeri olmayacağım ben!” diyor. Dudakları titriyor. Büyüyor. Annesinin tuttuğu yerden tutuyor çalı süpürgesini.  “düş yordamıyla yaşamak istiyorum hayatı” diyor. Bazen bir kelebek bazen akbaba olmak istiyorum. En az kırlangıçlar kadar yükselebilmek istiyorum.  Hepinizin yalnız ve sesli düşünemediklerinizi haykırır gibi yaşamak istiyorum. Yeni yüzler tanımak, yeni mekânlar keşfetmek istiyorum. Hayatın tümünü yaşamak, dünyayı kendi sokağım kadar tanımak istiyorum. Sevgili istiyorum annne, ya da sevgililer…
uçmayı bilen…
Ve bir yasemini koparamadığım gibi koklamak istiyorum saçlarını…
Ve bir kaplan kadar...

Susuyor.

Gözlerini kalenin burçlarından, annesinin yüzündeki derin yaşam çizgilerine ve saçlarındaki beyazlara çeviriyor.

Yürüyor…

Hızlı hızlı yürüyor, adeta koşarak. Sanki ayakları toprağa küskün, değmiyor.
Benim dedem Hasankale de şehit oldu. 
Hızla kovuyor kafasından bu cümleyi ama beyni çok eskiden dinlediği bir şarkının mısraları gibi tekrarlıyor.
Benim dedem üç yüz kiloluk bir top mermisini sırtladığı gibi…
Göğsünden dört kurşun yese de…
Benim dedem…

Kovmaya çalışıyor bu düşünceleri kafasından. Tozlar yapışıyor tenine. Gözlerinin önünden geçiyor ter damlacıkları.  “benim dedem sırtladığı gibi top mermisini…”

Savaş hikâyeleri ve kahramanlık destanları anlatan babasının sarhoş, salyalı ve çatlak sesi bırakmıyor peşini…

Benim dedem…
Gümbür gümbür top sesleri…
Toz bulutları içerisinde feryat figan…
Benim dedem Hasankale de şehit oldu…
Göğsünden dört kurşun yese de…
benim dedem…
yıkılmadı
Vatanı bekleyeceksin…
Dedenin adını verdik sana..

Çocukluğunu yaşadığı bu şehirde bir kez bile çıkmadığı kalenin burçlarında, bir kayanın tepesinde, en uç noktada buluyor kendisini…

Benim dedem diye mırıldanıyor aşağıya...
Bir adım daha atsa… bir adım… boşluğa…
Bir adım daha atsa bulutlara ulaşacağından emin,
bir adım, bedeninden sıyrılacağından emin..
uçacak,
Ruhunu özgür bırakacak…

Ve o adım…

Boşluğa uzanıyor ayağı…
Ardından diğer ayağı…
Pamuk demetleri gibi yumuşacık bulut kümelerini kucaklıyor…
Artık kırlangıçlar kadar özgür…
Aşağıda, uçurumun dibinde boş bir çuval gibi yatan bedenine bakıyor bir süre…

Hoşça kal! Diyen bir fısıltı düşüyor boşluğa…

Ve düş… bitiyor….

 Halil çamay

KIRMIZI

 

RESİM: DENİZ KARAKURT








Gidersen;
Bütün tuvallerin beyazlarına vuracağım
Gözyaşlarımdan kırmızıyı,
Fırçam hiç susmayacak,
Tüm renkler senin türkünü söyleyecek' demiştin
Kırmızı

Arkamda iki masum çiçek bıraktım sana
Boynu bükük
Ve suyun ömrü kadar mavi
Uzayan düşlerinde ufacık bir yerlere koyduğunda beni;
Giy kırmızıları
Ve hala ben kokuyorsam;
Bil ki kanayan yerlerinden fışkıracağım sana
Kırmızının beyaza dönüşümüyle

Halil çamay
2000 Yaba edebiyat dergisi


Sevmek Zamanı

 “Doğu dünyası gövdenin tatlı anarşisinden haz almaz, çünkü gövdeyi aşmıştır!”

(Lawrence Durrell.  İskenderiye dörtlüsü. Justine.)

Sessiz sakin yaşamlar vardır, içe dönük insanlar! Onları bir baloda göremezsiniz... Bir okey masasında, bir siyasi partinin yönetim kurulunda... Kendilerine has yaşamlarıyla, kendilerine ait dünyaları vardır! O dünyadan içeri giremezsiniz... Onların duvarları vardır, o duvarları yıkamazsınız! O duvarlara tırmanamazsınız… Kendilerine tabii insanlardır onlar. Sevinçlerini fark edemezsiniz, üzüntülerini sizlerle paylaşmazlar! Sessiz ve sakin insanlardır onlar. Sükunetleri; terk edilmiş bir Rum evinin ahşap duvarları gibi, efsunlu-gizemlidir. Sanki tarihi adımlarında taşırlar! Hayatı milim milim yaşar bu insanlar. Günlük ihtiyaç olduğu kadar konuşur; ortalarda görünmeleri gerektiği kadar görünürler. Siz onlara ulaşamazsınız, onlar size ulaşır…

Yüreklerini, yalçın kayaların doruğundaki kar tepelerine benzetirim ben hep bu insanların.
Kar, güneşin kendisinden önce ışığıyla bulutları aydınlatmasını bekler. Güneşin kendisinden önce ilk ışıklarıyla birlikte bulutlar renk değiştirmeye başladığında; kar’la tutunduğu dağ arasında bir çelişki başlar! Uzun süredir tutunmuştur o topraklara ama esas olan beklemektir… ışığı beklemek... güneşin ilk ışıklarıyla birlikte çelişki büyür, kar artık güneşe ulaşmak ister, topraktan ayrılıp güneşe yükselmek ister.,.  Depremin ilk ayak sesleriyle birlikte, köklerle toprak arasında da bir çelişki başlar… kökler toprağa yakarır; “beni bırakma..” dallar göğe yükselsin, güneşe tırmansın, güneşle dallar cilveleşsin ama; kökler de toprağa bağlı kalsın ister ağaç…  Kar’sa sevgilinin suretinin görülmesiyle birlikte hem dağa sarılır hem güneşe yükselmeye başlar… çözülür, bedeni dağda erir, ruhu güneşe yükselir… Doğunun Mistizmidir kar’ın aşkı…



 Doğuda da, batıda da aşkın kesiştiği tek ve en önemli nokta ölüm içgüdüsüdür! Batı da Narsizm aşık olunan nesneyi kontrol etmek ister. Sevdiğini sahiplenme-öldürme duygusu hakimdir. Doğudaysa Mistizm aşkı içrekleştirir tek bedende bütünleştirir. Aşık olunan nesne yücelerdedir!

Doğu Mistizm’inde sevgili güneştir. Mevlana Tebrizliye; Şems (güneşim) der. Şirazi, ünlü eseri Hafız Divanında yine sevgiliyi güneşten öte, güneşe benzetir!  “ Güneş yüzünden utandı, elbette gölgeye güneşten utanmak düşer…”  doğuda aşk tek kişiliktir, yanmak, kavuşamamaktır. Güneşe kavuşamazsın. Yaklaştıkça yüreğindeki ateş büyür, yaklaştıkça erirsin. Kerem yanmıştır Aslısına kavuşunca! Mecnun kavrulmuştur çöllerde! Ferhat dağları delmiştir yüreğindeki ateşi söndürecek suya kavuşabilmek için!…  Sessiz bir bekleyiştir doğuda aşk. Anlatılmaz, paylaşılmaz… Sen aşkı yaşarsın, başkası destanlaştırır.. 
Beklemektir esas olan, kavuşmak değil!…
Kar, hasretle beklediği sevgilinin suretini net olarak gördüğünde; sevgiliye yükselen ruhudur! Dağlarda eriyip ruhu güneşe yükseldiğinde, ardında bir yaşam bırakır; yemyeşil bir bitki örtüsü… Oysa kökler topraktan kopunca, ardında bıraktığı bir enkazdır!.. işte bu iki çelişkinin hikayesidir “Sevmek Zamanı!”
Sessiz sakin ve her şeyini içinde yaşayan boyacı Halil ve zengin kızı meralin hikayesi…

Halil suretine aşık olduğu “can’ı” aramamıştır, o sureti seyrederek yanmayı seçmiştir! Ta ki can (Meral) karşısına çıkana kadar… “ Ben buradayım!”  der Meral, “ Karşındayım!” Halil'in yüreğindeki ateş sönmez, eksilmez! “Ben sana değil, resmine aşık oldum!” der. Resim ona aşkla, çelişkisiz bakıyordur! Oysa meralin bakışlarındaki yalnız hevestir, bilmediği gizemli bir duyguyla sevilmenin hevesi! Halil güneşe yükselmek ister, Meral halile sahip olmak!

Seksen üç yıllık yaşamını sinema sanatına adayan yönetmen senarist metin Erksan’ın 1965 yapımı başyapıt filmi “sevmek zamanı”  günümüzün kült filmlerindendir. Oysa çekildiği dönem gösterilecek salon bulamamıştır. Erksan bu filmi evindeki eşyalarını satarak yapmış, tutkuyla bağlanmıştır. Suret’e aşkın öyküsüdür “ Sevmek Zamanı” Boyacı Halil (Müşfik Kenter)  büyük adada boyadığı evin duvarına asılı bir resim görür ve o resme aşık olur. Yazlık bir köşktür ev ve Halil hemen hemen her gün bahçe duvarından atlayıp içeri girer makaralı teyp i çalıştırıp resmin karşısına otup bir sigara yakar ve ‘nihavent saz semaisi’ (Neyzen Tevfik) eşliğinde uzun uzun resmi izler. İzlediği sadece bir resimdir, cansız donuk bir suret, ama Halil’in yüreği o suretin ötesinde bir şeyi hisseder…Aşkı!...  Halil yine köşke gelir bahçe duvarından atlar eve girer yukarı çıkıp terasla salonun arasında duvar görevi gören camekanın perdelerini açar. Camekandan dışarıyı izler kısa bir süre Halil ve bu gün hava bulanık ve yağmurlu der gibi dönüp bakar resme!Pardösüsünü çıkarır, teybi açar bir sigara yakar ve kurulur koltuğa. Resmin sahibi Meral  (Sema Özcan) arkadaşlarıyla hafta sonunu geçirmek için köşke gelirler. Müziği duyan Meral üst kata, terasa çıkar ve koltukta oturan halili ve onun resmini izleyişini görür. İlk anda ne olduğunu anlayamaz, bakışları Halil ile resmi arasında gidip gelir bir süre.  Anlar ve usul bir tebessüm oturur yüzüne. Sessizce girer içeri ve zarif bedenine yakışır bir usullukla ve yüzündeki usul tebessümle yaklaşır halile ve aynı usullukla omzuna dokunur! Bir anda omzundaki eli hissedip dönen Halil’in şaşkınlığını öyle ustaca yansıtır ki Müşfik Kenter … Halil hemen toparlanır, ayağa kalkar, camekana doğru geriler ve. aniden yakalanan bir çocuğun suçlu ifadesiyle önüne bakarak parmaklarıyla oynar…kısa bir sessizlikten sonra; “hırsız değilim!” der , “boyacıyım” meral aynı zarafetle bir resme bir halile bakarak yaklaşır halile, “ne arıyorsun burada?”  Halil suçluluk ifadesiyle önüne bakarak “ bir şey aramıyorum” der… ne zamandan beri köşke geldiğini sorar meral ve Halil bir yıldır her gün geldiğini itiraf eder. “peki ne yapıyorsun burada?” diye sorar kendi resmine de bakarak meral, başı öne eğik halde susar Halil.. “gitmek mi istiyorsun?” diye sorar Meral, “evet” diye aynı suçlu çocuk ifadesiyle cevaplar Halil… gider. Durumdan çok etkilenen meral birkaç gün sonra Halil ve Mustafa’nın (Fadıl Garan) bulunduğu yere gider. Mustafa meral e Halil’in resme olan aşkını anlatır.
Diğer sahne de merali tüm cazibesiyle yatağına uzanmış görürüz. Elinde Ovidius un “sevişme yolu” adlı eseri vardır. Bu önemli bir sembolik mesajdır. Halil’in aşkı doğulu, Meralin arzusu batılıdır. Meral yatağında cazibeli bir şekilde sürekli dönmesi ve elindeki kitap la batıyı temsil ederken aynı zamanda filmin devamı için de Ovidius’un ünlü sözü “ Durumlar değişmez, biz değişiriz” geçerlilik kazanıyor!
limonlukta Halil’i bulan meral Halil’in ifadelerinden, Halil’in kendisine aşık olduğuna inanır ve bu aşka karşılık vermek ister. Halil her seferinde onu kendisinden uzaklaştırır. Halil Meral’e değil, onun resmine aşıktır. “Ben senin resmine değil de sana âşık olsaydım o zaman ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme, belki de alay edecektin sevgimle… Hâlbuki resmin bana dostça bakıyor, iyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak. Hayır! Benimle resminin arasına girme. İstemiyorum seni! Ben senin yalnız resmine âşığım!”  Halil’in aşkı sahip olmanın ötesindedir, o üzüm karası iri gözlerin güzel, saf bakışlarındadır! Meral: “Âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim.”  Der. Halil’in gizemli aşkı Merale çekici gelmiştir, etkilenmiştir! Halil: “Resmin sen değilsin ki! Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil, resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün düşüncelerimi yıkarsın.” Der. Meralin aşkına karşılık vermez. Meral gider, duvardaki resmini alır, Halil’e götürür ve adadan ayrılır.

Filmin bundan sonrası konu olarak bildiğimiz “Türk filmi” tadında ilerlese de; Metin Erksan’ın ustalığıyla sembolik olarak göz dolduran ciddi bir sanat filmidir. Özellikle büyük ada filmde başlı başına önemli bir sembolik öğedir. Yazları varlıklı insanların tatil yeriyken ortalarda görünmeyen işçi sınıfını ve ıssızlığı sembolize eden adanın film boyunca yağmurlu ve kasvetli oluşu aynı zamanda Halil karakterinin de ruh halini sembolize eder. Toplumsal gerçekliğinin yanı sıra bir İstanbul filmidir “Sevmek Zamanı”

Meral’in adadan ayrılıp, İstanbul’a dönmesiyle Başar (Süleyman Tekcan) dahil olur filme. Başar, meral’in sevgilisidir. Meral Halil i anlatır başara ve “ben aşkı buldum” der! Başar kabul etmez.
Ada da işlerin bitmesiyle Belgrat ormanlarında yaşadıkları kulübeye döner Halil ve Mustafa. Mustafa’nın sürekli baskısıyla Halil Meral’i görmeye gider, evinde bulamaz ve maslaktaki atış poligonuna gider. Başar atış yapmaktadır poligonda. Attığını vurur, ıskalamaz. Meral i eğlendirmeye getirmiştir güya buraya. Meral, beni eğlendiremezsin, Halil’i unutamam!” dediği sırada Halil de gelir.
“Buraya seni görmeye geldim ama artık görmek istemiyorum!”
Başar ve arkadaşlarıyla gördüğünde Merali, Halil’in sözleridir bunlar! Başar arkadaşlarına işaret eder ve Halil i dövdürür.

Poligon dönüşü Meralin, Başarın arabasından inmesi ve çıplak ayakla yürümesinde kalp kırıklığı yanında birde çocukluk-şımarıklık, karşı tarafı yaralama isteği görürüz. Halil’in bindiği minibüsten Merali fark edip inmesiyle birbirlerine sarılırlar ve aşk başlar.
Meral’in babası bildiğimiz kurnaz işadamıdır. Halil’i, Merali mutlu edemeyeceğine ikna eder ve Halil Meral’e “Sana dünya da hiçbir erkeğin hiçbir kadına aşık olamayacağı kadar aşığım, sana aşık kalmak istiyorum” der ve ayrılırlar. Aslında film bu replik üzerine kuruludur, “Sonsuz Aşk!” Başar’la Meral’in düğünlerinde, sahne de küskün Meral ve onun etrafında dönüp duran, ne yapacağını bilemez hâlde Başar görülür. Diğer davetliler duvarda sadece oynayan gölgelerdir. Bura’da, Meralin etrafında dönmekte olan Başar ve Meral’in dünyasıdır önemli olan, diğerleri sadece ayrıntı der sanki Erksan. Başar, Meral’i kazanamadığını ve kazanamayacağını anlamış; çaresizce etrafında dolaşmaktadır. Meral, Başar’ın olamayacağını anlamış ve ne yapması gerektiğini düşünmektedir.

Filmde bir önemli sahne de Belgrat ormanlarında ki göldür. Meral’in evleneceğini öğrenen Halil, bir kayığa Meral’in resmiyle gelinlik giymiş bir manken koyarak gölde yuvarlak çizerek dolaşmaya başlar. Gölde çizdiği yuvarlak, Halil in çıkmazını sembolize etmektedir. Başa da dönemez , yeni bir adım da atamaz. Göl sınırlıdır! Meral’in sureti de! Bu sınırları Meral’in resmine birde gelinlik giymiş manken ekleyerek aşmak istemektedir Halil. Bakışları gelinlik giymiş mankene kilitlenmiştir. Meralin sureti o mankendedir sanki! Bir süre sonra üzerinde gelinlikle göl kıyısına gelir Meral, Halil kıyıya yanaşır, Meral kayığa biner. resimle mankeni göle atar Meral. Sınırlar kalkmış, döngü bitmiştir. Adeta “bir İstanbul masalı” tadındaki film, masalın kötü karakteri Başar’ın; Halil ve Meral’i kayıkta vurmasıyla son bulur!
Fotografik sahneleri, nostaljik müzikleriyle ve aşkı yorumlama biçimiyle, kült olmayı hak etmiş ciddi bir sanat filmi Sevmek Zamanı…

Halil Çamay

Bir Türküdür Direniş

 


Roman; göçle birlikte kültürlerin de taşındığı, Anadolu kasabası havasındaki bir İstanbul semtinde geçiyor bahçelerle çevrili gecekondularda, tertemiz yüreklerinde uzun boylu hayaller yetiştiren yoksul halk yığınlarının buluştuğu bir semtte...Hala çocuk yürekli bir 78'linin, İlyas Zeki Kutlu'nun Türkü'sü bu...Yazarken o günleri an be an tekrar yaşamış Kutlu. O günlere ait hala öfkeleri ve sevinçleri var. Davasına küsüp ; “beceremedik, bizi anlamadılar” demeyen, o heyecanı aynı ilk gençlikteki gibi hala yüreğinde taşıyan bir adamın Türkü'sü...

Kitabın bir bölümünde hipodromun görünmeyen yüzünü anlatıyor Kutlu. Atların sidik kokusuna mahkum, atlarla birlikte yaşayan seyisleri anlatıyor. Hipodromun mimarisini okuyucu gözünde canlandırırken; sanki eski Roma’da, bir arenanın içinde hissediyor kendisini. Onca yer varken o koskoca sahada, kendi bindiği atlarla birlikte yatması için seyislere reva görülen yapılarla, zincire bağlı gladyatörlerin arasındaki farkı anlamaya çalışıyor okuyucu. Anadolu’dan gelip ekmek kavgası veren gönüllü kölelerle, savaş esiri gladyatörlerin farkı...

Tepeyi ve tepedeki politika ağalarını değil; Sokağı ve sokaktaki inançlı insanların mücadelesini anlatıyor bu kitap. Kariyer kaygısı olmayan, emeğin kutsallığına inanmış, gerçek ve doğal devrimcilerin romanı bu. Gecekondularda yaşayan halkın yaşam mücadelesine eklenen yıkıma karşı mücadele, hipodromlarda at pislikleri içerisinde yaşayan gurbetçi seyislerin hak arama mücadelesi, fabrikalardaki sendikal örgütlenmelere karşı faşistlerin işçilere olan baskıları ve bu dengesizliği bir şekilde fark etmiş bir avuç temiz yürekli çocuğun kavgası…

Dozerler! Dozerler! Dozerler!

Çığlıklarla bir anda boşalan kahvehaneler ve gecekondular karşısında korku filmi gibi bir sahne yaşanıyor. Bir Transilvanya kasabasında, kurt adamların bir gün geleceğini bile bile, korku içerisinde de olsa günlük yaşamlarına devam eden kasabalının bir anda kurt adamların gelmesiyle çığlık çığlığa sağa sola koşturdukları bir film sahnesi gibi, mahallelinin ellerinde taşlar sopalarla çaresizce dozerlere koşturması…

Bu günlerden o günlere başımızı geriye çevirip bakmamızı sağlıyor bu kitap. Baktığımızdaysa bu kadar kirlenmemiş bir dünya görüyoruz. Henüz sindirilememiş, korkusuz yoksul emekçi halk ve proletaryanın mücadelesinin onurlu, yiğit halkla buluştuğu bir dönem. Yine aynı şekilde, bir lokma ekmeğin peşinde koşturan tertemiz onurlu emekçi yığını…Hakkını arayan emekçiye devlet ağzıyla “terörist” değil, “hakkını arayan emekçi” diyor halk ve akın akın ziyaret ediyor hipodromdaki grevi ellerinde yiyecek torbalarıyla…

Şartların daha ağır olmasına rağmen daha sıcak daha samimi bir halk… Nerede hata yaptık ve ne zaman bu kadar duygusuzlaştırıldık, ne zaman bu kadar yabancılaştık birbirimize, ne zaman mazlumun karşısında, zalimin eteklerini öper olduk?! Diye sorduran bir halk!...

Ve devrimcinin göğsünde yanan ateşin çatallanması… AŞK

“şey… Demek istemiştim ki, biraz düşünmeliyim belki.”

“acemi sevmelerim, ah benim acemi sevmelerim…” nereden düştü bu cümle aklıma bilmiyorum, bir şiirden belki de, belki de bir şarkıdan. Ama nereden düştüyse isabetli bir anda düştü. Salih’le Arzu’nun ilk buluşmaları, ilk defa el ele tutuşmaları, her ikisinin de randevuya erken gelmeleri, titreyen seslerle kurulan utangaç cümleler… “ah benim acemi sevmelerim…

“Utangaç ve tertemiz çocuklar ordusu,

Kırarsa bir gün zincirlerini…”

“ Biz 78 liler dönemimize ilişkin nesnel ve yüreklice bir özeleştiri yapabilmiş değiliz. Aksine, genelde yapılan 12 Eylül mağdurları! Olma vurgusu olmuştur. Biz 12 Eylül faşizminin mağdurları değil, muhatabıydık. Bir diğer gerçek te, bizim sonraki kuşaklara kendi deneyimlerimizi aktarabilme konusunda oldukça yetersiz oluşumuzdur. Bence bu yetersizliğin temel nedenlerinden birisi de zaten kendimizle yüzleşmemiş olmamızdır!” ” diyor İlyas Zeki Kutlu kuşağından ve kitabından söz ederken.

Ve kahpe bir kurşunla son buluyor roman...

-Biz yaşadık mı Salih?

- Yaşadık elbet dostum, elbette yaşadık biz. Yaşıyoruz ve yaşayacağız, hem de her zaman, onurumuzla…

TÜRKÜ SÖYLER GİBİ!!!

TÜRKÜ SÖYLER GİBİ, İlyas Zeki Kutlu, Su yayınları, 2011.

UTANÇ

 


Tüm bedenindeki zarafeti yerden kesilmiş ayaklarından akıyordu sanki toprağa. Bıçaklanmış bir söğüt dalı gibi solmaya yüz tutmuş yüzünde, asil bir güzellik vardı her şeye karşın. Yüzünün iki yanına dökülen kömür karası saçları meydan okur gibiydi kaderine. Boynundan kirişe uzanan ip, kara saçlarının uzantısı gibi kararmış, utanmıştı sanki gördüğü işlevden.  Baharın tüm çiçeklerini üzerinde toplayan elbisesinin, kollarından uzanan ellerine kara bir kına yakmıştı son olarak.  İpi kesip yere indiren doktora fısıldadı ölü beden, “çok sevmiştim, çok! …”

Dizleri üzerine çökmüş, sessiz sessiz ağlıyordu ana!…

Sırtını duvara dayamış, başı elleri arasında susuyordu baba…

Uzun uzun baktı kucağında ki ölü bedene doktor…  Dışarı çıksın herkes dedi asker elinde ki battaniyeyi doktorun önüne sererek.  Saygıyla battaniyeye uzattı zarif bedeni doktor…  Simsiyah saçları iki yanına atıp yüzünün, bir süre daha izledi asil güzelliği. Dışarı çıkıp her defasında söylemekten utandığı ve nefret ettiği o sözü söyledi  “temiz!”

mayıs 2014

Halil Çamay

BİR KENTİN SESİ OLAN ŞİİRSEL ÖYKÜLER


Sesini 'derinde' taşıyan edebiyatçı, okuruna geç ulaşır. Okur için 'okuma eylemi' yetmez. Zahmetli bir yolculuğu göze alırsa, o 'geç buluşmada' şairin 'derin sesine' ulaşabilir.

Uzun yıllardır şiirlerinden tanıdığım, gençliğimin ilk şairlerinden Rahmi Emeç, ilk "öykü" kitabını çıkardı. Daha önce dört şiir kitabı yayımlayan Emeç, 80'lerin başında çıktığı yolculuğuna öyküyle devam ediyor. Şiirsel dil, "Masallar Mektuplar ve Kuşlar"da da kendisini gösteriyor, şiir'in günlük dili kırıp, çokanlamlı bir katmana varan yoğunluğu, öykülerine sinmiş durumda.

Geleneksel öykü kalıplarına alışmış okur, dilsel olduğu kadar, kurgusal olarak da bu öyküleri yadırgayabilir. Bir olay örgüsünden ve öne çıkan 'kahraman profilinden' uzak, çoğunlukla iç konuşmalarla ilerleyen öykülerde, belli bir karakter, belli bir kimlikten çok, "insan"ın kendisini görüyoruz. 'Durum öyküsü' olarak da adlandırılabilecek bu metinlerde, içten içe yürüyen bir başka şey de, bireyin 'sıkıntı' ettiği farklı insanlık halleri. Eskimiş bir evde yaşamakta olan eski anıların canlılığı, bir istasyonda, kişilerin gözden kaçan 'uğultusu', bizim dilsiz sandığımız çiçeklerin o 'sessiz konuşmaları', birer yaşamsal 'kesiti' gözümüzün önüne seriyor. Fabrikada çalışan, sınıfsal konumu her haliyle ortada olan bir kadın için kurduğu "Ben ne zaman fabrikaya giden bir kadın görsem, incitilmiş bir yorgunluğun karşısında saygıyla eğilirim" (s.58) cümlesi, yazarın dünyaya bakışını ve kadına bir 'üreten' olması sebebiyle duyduğu saygıyı, etkili sözcüklerle dışa vuruyor. Emeç'in yıllardır harfleri çağrışımlar denizine yatırdığı 'sözcükler atölyesinden' geçirmiş olmasıyla, öyküler, derin birer söyleme ulaşıyor. Sadece öykü olarak değil, ustaca kaleme alınmış bir metinler toplamı olarak da okunmalı bu kitap.

MEKANININ POETİĞİ

Kentleşme sürecini tamamlamamış olan Eskişehir'in, edebi sayıklamalara benzeyen öyküleriyle kitap, şehrin tanıdık sokaklarının beton yığınlarıyla yitişine, yabancılaşmasına bir serzeniş adeta.

"Günaydın" diyor saksıda begonya, gelin dili, kuşkonmaz, yılbaşı çiçeği ve diğerleri. Siz yalnız yaşamaya sürgün edildiğiniz o günden beri, çiçeklerin ve kuşların dilini çalıştınız her sabah. Her sabah size en yakın güzelliğin diline uzattınız kendinizi."(s.8)

Her güzel düşün bir kavgası, bir bedeli vardır yaşamda. Ve her kentin bir de "öteki" yüzü. Kişiyi bir anda dalından koparıp kentin canlı gömütlüğüne gömerler güzel düşlerinden ötürü! Bir şubat soğuğunda, bileklerinde soğuk çelik.

". Oysa o volta günlerinde de bu kentteydim, bu kentin öbür yüzünde! Öyle değil midir? Her kentin herkesçe görülen bir yüzü vardır ve o yüz herkesin günlük yaşamına girer bir şekilde. Birde öbür yüzü vardır ki, 80 öncesi azarlanmış bir kuşağın soluk alıp veren hemen bütün çocuklarını farklı tonlarda da olsa tezgâhından geçirmiştir!"(s.12)

Büyüdüğü şehrin hapishaneleri de özletir şehri yazara:

"Telden tele mendil salla el salla..."(s.15)

Hep bir mücadele gerçeğini ve güzel yüreklerin güzel yüreklere çarpışını anlatıyor öyküler. Bir kavganın eşliğinde yaşanan en güzel aşkları. O aşklardan arta kalan yaşamları. Bu kente eylülle gelen nedir, durmadan yakıyor eskilerimi! (s.32)

Tüm coşkuları, sevinçleri, acıları, umutları, umutsuzlukları ve gidenden kalana; gözlerinden şakaklarına uzanan gözyaşlarının bıraktığı tuzlu izleriyle gönderilmiş, (s.17) ölüme giden tarifsiz yolculuklarıyla şehirde dolaşıyor yazar.

Şehirlerin eskimeyen yüzü, bozulmayan dokusu, yangından artakalan fotoğrafı, tren garlarından yansır. Sanırım bu yüzden, sık sık gardan şehre, şehirden de gara bakıyor. Garın yüzünde devam ediyor iç yolculuğuna: "Haydarpaşa yönünden gelip Ankara istikametine gitmekte olan. Sen bekleme salonundasın. Kaç gündür onlarca yüzle tanışıp kimi zaman için için didişerek ve kimi zaman göğsünü hasrete yaslamış insan öykülerine duygulanarak bekliyorsun. Kime, nereden nasıl gelecek, sen nereye ve ne zaman yola çıkacaksın." (s.69)

Bir de, sokak aralarında bir köşede fark edilmeyen bir ayrıntı gibi, unutulmuş ya da gizlenmiş kireç badanalı, küçük bahçeli müstakil evler var ki, buram buram şehrin tarihi kokar o evler. Çocukluğumuzun kış masalları gibi yolculuklara çıkarız:

"Ben o yüzden, her şeye yaklaştıkça detayın ne olduğunu anlar olmuştum nasılsa. Detay, duvarda işlenmiş bir kanaviçenin içindeydi. Detay, kireç boyalı duvarda oluşmuş lekelerin bir haritayı çağrıştıran gelgitlerindeydi. Yine detay, o resim de, torunlarını etrafına toplayan sevimli yaşlı kadının anlıdaki kırışıklardaydı. Beklide bir mektubun içinde, onca sözcüğe beylik eden tek bir sözcükte. Sahi detay neydi?" (s.39)

Gönül gözü açık okuyucuya hitap eden, ender ve yürek burkan ayrıntılarla bezeli on sekiz öyküyle bizi buluşturan bir kitap bu. Hayatın içinden ve hayatın kendisi...

08.08. 2014. BİRGÜN Gazetesi KİTAP sayfasından.