Sayfalar

Düş Çocuğu

 

RESİM: Dilek ÖZALP

Sessiz sedasız sokak aralarına neyle karılaşacağını bilemediğimizden salamıyoruz belki de düşlerimizi. Belki de ağır buluyoruz bu şehrin oyunlarını. Yalnızca düşleriyle oynayabilen bir çocuk, temizlik kokan yoksul bir sokağın boş arsasından bakıyor kaleye. Gururlanmayı öğrenemediğinden tüyleri titriyor. Düşlerinden türeyen top sesleri arasında yaralı bir yunan askeri ile göz göze geliyor. Düşle gerçek arası…

“büyüyünce asker olmayacağım diyor annesine” “doktorda olmayacağım”
Ne olacaksın diye sormuyor annesi. Bir oyun sanıyor düş gezginin söylediklerini.

“nazlanmak istiyor herhalde” diye düşünüyor. “düş’te olmayacağım, babam da”  ‘anla artık, ciddiyim!’ diye bağırmayı bilmiyor sevimli düş gezgini. “ne oluyor be deli çocuk?” demiyor anne. “gavur askeri olmayacağım ben!” diyor. Dudakları titriyor. Büyüyor. Annesinin tuttuğu yerden tutuyor çalı süpürgesini.  “düş yordamıyla yaşamak istiyorum hayatı” diyor. Bazen bir kelebek bazen akbaba olmak istiyorum. En az kırlangıçlar kadar yükselebilmek istiyorum.  Hepinizin yalnız ve sesli düşünemediklerinizi haykırır gibi yaşamak istiyorum. Yeni yüzler tanımak, yeni mekânlar keşfetmek istiyorum. Hayatın tümünü yaşamak, dünyayı kendi sokağım kadar tanımak istiyorum. Sevgili istiyorum annne, ya da sevgililer…
uçmayı bilen…
Ve bir yasemini koparamadığım gibi koklamak istiyorum saçlarını…
Ve bir kaplan kadar...

Susuyor.

Gözlerini kalenin burçlarından, annesinin yüzündeki derin yaşam çizgilerine ve saçlarındaki beyazlara çeviriyor.

Yürüyor…

Hızlı hızlı yürüyor, adeta koşarak. Sanki ayakları toprağa küskün, değmiyor.
Benim dedem Hasankale de şehit oldu. 
Hızla kovuyor kafasından bu cümleyi ama beyni çok eskiden dinlediği bir şarkının mısraları gibi tekrarlıyor.
Benim dedem üç yüz kiloluk bir top mermisini sırtladığı gibi…
Göğsünden dört kurşun yese de…
Benim dedem…

Kovmaya çalışıyor bu düşünceleri kafasından. Tozlar yapışıyor tenine. Gözlerinin önünden geçiyor ter damlacıkları.  “benim dedem sırtladığı gibi top mermisini…”

Savaş hikâyeleri ve kahramanlık destanları anlatan babasının sarhoş, salyalı ve çatlak sesi bırakmıyor peşini…

Benim dedem…
Gümbür gümbür top sesleri…
Toz bulutları içerisinde feryat figan…
Benim dedem Hasankale de şehit oldu…
Göğsünden dört kurşun yese de…
benim dedem…
yıkılmadı
Vatanı bekleyeceksin…
Dedenin adını verdik sana..

Çocukluğunu yaşadığı bu şehirde bir kez bile çıkmadığı kalenin burçlarında, bir kayanın tepesinde, en uç noktada buluyor kendisini…

Benim dedem diye mırıldanıyor aşağıya...
Bir adım daha atsa… bir adım… boşluğa…
Bir adım daha atsa bulutlara ulaşacağından emin,
bir adım, bedeninden sıyrılacağından emin..
uçacak,
Ruhunu özgür bırakacak…

Ve o adım…

Boşluğa uzanıyor ayağı…
Ardından diğer ayağı…
Pamuk demetleri gibi yumuşacık bulut kümelerini kucaklıyor…
Artık kırlangıçlar kadar özgür…
Aşağıda, uçurumun dibinde boş bir çuval gibi yatan bedenine bakıyor bir süre…

Hoşça kal! Diyen bir fısıltı düşüyor boşluğa…

Ve düş… bitiyor….

 Halil çamay

KIRMIZI

 

RESİM: DENİZ KARAKURT








Gidersen;
Bütün tuvallerin beyazlarına vuracağım
Gözyaşlarımdan kırmızıyı,
Fırçam hiç susmayacak,
Tüm renkler senin türkünü söyleyecek' demiştin
Kırmızı

Arkamda iki masum çiçek bıraktım sana
Boynu bükük
Ve suyun ömrü kadar mavi
Uzayan düşlerinde ufacık bir yerlere koyduğunda beni;
Giy kırmızıları
Ve hala ben kokuyorsam;
Bil ki kanayan yerlerinden fışkıracağım sana
Kırmızının beyaza dönüşümüyle

Halil çamay
2000 Yaba edebiyat dergisi


Süryanilerde Felsefe

  



Süryanilerde Felsefe \ Halil Çamay

Süryani (Suryoyo) adı ilk defa ne zaman ve nasıl kullanıldığı; hangi kimlik ve tanımlara karşılık geldiği, Süryani araştırmaları uzmanları tarafından tartışma konusu olmuş ve çeşitli tezler ileri sürülmüştür. Bu tartışmalardan çıkan genel sonuçlara göre Süryani adı, Mezopotamya da  hüküm süren bir krala veya coğrafi bölgeye nispetle kullanılmıştır. Bir görüşe göre Süryani adının Pers krallarından Koreş (M.Ö. 550-520) in adından geldiği, başka bir görüşe göre Suriye ve Mezopotamya da  hüküm sürmüş, Antakya kentini kurucusu, Aram kralı Suros tan gelmiştir.  Bu konudaki çeşitli tezlerden anlaşılıyor ki, ilk dönemlerde etnik bir tanımlama olan “Süryani” adı, daha sonra dinsel bir kimlik tanımlamasına dönüşmüştür.

Bu çalışmanın temel amacı, Süryanilerin adı ve kökeni hakkında yapılan araştırmaları tespit ve tahlil etmek değil, Süryanilerin Grek, Pers ve İslam düşünceleri arasındaki felsefi etkinlik bakımından önemini ortaya koymaktır.

Süryanilerin felsefe tarihinde varlık göstermeleri, Helenizm denilen doğu ve batı düşüncelerinin kaynaştığı dönemlerde başlar. Süryaniler bir yandan Helenizm’in güçlü bir kolu olmuşlar, öte yandan doğu toplumlarının Helenleştirilmesine de karşı durdukları gibi, doğuda  yaygın kehanet ve büyü gibi inançlara karşı da mücadele vermişlerdir. Süryaniler, çok sevdikleri ve hatta on üçüncü havari olarak gördükleri Aristoteles felsefesinde de  inanç sistemlerine karşı olan unsurları ayırt etmiş ve teoloji alanına girmeyen mantık, retorik, hitabet gibi alet ilimleri daha çok benimsemişlerdir. 
  
Beş bölümden oluşan kitabın Süryani felsefesine ayrılan ilk bölümünde, Hristiyan felsefesi  veya Hristiyan medeniyeti denildiğinde akla ortaçağ batı felsefesi geldiği ve Hristiyanlık mirasının oluşmasında Süryanilerin etkisi göz ardı edildiği konusunu ele alıyor. Süryani düşüncesini felsefe tarihindeki yerini belirlemek için bu düşüncenin tarihsel seyrinin temel basamaklarından bahsederken, öncelikle Süryani düşüncesine kaynaklık eden Aristotelesçiliğin yeni Platoncu  bakış açısıyla yorumlandığı İskenderiye düşüncesine, ikinci olarak Mezopotamya’nın kuzeyinde kurulan Süryani düşünce okullarında görülen kristolojik (İsa Mesih’in bedeni ile ilgili tartışmalar sonucu ortaya çıkan felsefi literatür) tartışmaları ele alıyor.

Helenizm’in aracılarından birisi olan Süryaniler, Helenistik kollar içinde etkisi en fazla olan ve Helenleşme sürecinin İslam dünyasına taşınmasında İskenderiye den sonra en güçlü kol olduğunu         “ Süryanilerde tercüme hareketi” adlı ikinci bölümde görüyoruz. Antakya, Urfa, Nusaybin, Cündişapur, Merv, Harran, Kınnesrin, Tikrit gibi Süryani okullarında, Süryani düşünürler faaliyet göstermiş ve Grekçe den Arapça’ya Arapça’dan Süryanice’ye gibi çeşitli dillerin tercümelerini yaparak Arap İslam dünyasına da Helenistik İskenderiye’ye de faydalı olmuşlardır. Örneğin; Emeviler döneminde Süryani hekim Maserceveyh tarafından İskenderiyeli bir doktorun Grekçe yazdığı ve sonra Süryanice ye çevirdiği bir tıp eserinin Arapça’ya çevirdiği kitapta yer alan bilgiler içerisinde.

Sadece Hristiyan dininin propaganda merkezleri olmayıp, aynı zamanda içinde teolojik ve pozitif bilimler gibi bir çok biliminde okutulduğu Süryani kültür merkezleri olan, “Süryani okulları” başlıklı üçüncü bölümde; İskenderiye, Antakya, Ra’sül-Ayn,  Urfa, Nusaybin, Kınnesrin, Harran, Cündişapur, Bağdat gibi bilinen başlıca Süryanilerin kuruduğu bu okullar sayesinde Süryaniler bir altın çağ yaşamış olduğunu ve bu okullarda, kitabı mukaddesle birlikte Aristoteles ve Porfiryus başta olmak üzere filozofların ve yeni Platoncu bir çok düşünür ile Galen ve Hipokrat gibi  büyük tıp bilginlerinin okutulduğunu anlatıyor. Örneğin; Süryani okullarının yaygılaştığı VI y.y. da Nusaybin okulunda yetişmiş olan Bar Hadbşabo (Bar Had Bşabo)’ya ait “Mezopotamya’da  yüksek okulların kuruluş amacı” adlı esere göre Tanrı, ilk insandan  bu güne kadar okullar kurmuştur. Süryani okulları da tanrının kurduğu bu okulların en önemlisi arasında sayılmaktadır.

“Süryani filozoflardan örnekler” adlı dördüncü bölümde Süryani filozoflardan ve bu güne ulaşan eserlerinden bahsediliyor.  “Bardaysan ve insan hürriyeti ile ilgili görüşleri” başlığında; en önemli Süryani filozoflarından Bardasya’nın “ülkelerin yasaları” adlı eserinin, Süryaniler Hristiyan olduktan sonra, Süryanice dilinde yazılan ilk eser olduğunu, Bardasya’nın bu eserinde, kader ve özgür irade gibi stoacı felsefe geleneğinin ve Babil-Kildani düşüncesinin astronomik görüşlerini içeren felsefi sorunlarını ele aldığını, tek tanrı inancını savunduğunu ve bu eseri platonun diyalogları gibi bir diyalog biçiminde yazdığını öğreniyoruz. Bardasya’nın sorgulamaları bir Hristiyan filozofa göre çok ilginçtir; “mademki tanrı var ve insanı yaratmıştır, üstelik insana emrettiği şeylerin yapılmasını da istemektedir, neden insanı emrettiği her şeyi yapan ve onun emirlerine karşı gelmeyen bir özellikte yaratmadı? Dünyada insanın dışındaki her varlık, özgürlükleri olmaksızın hareket halinde değiller midir ? O halde neden sadece insana günah işleme iradesi verilmiştir?

Süryani toplumu İsa’nın bedeni üzerine (kristolojik) yapılan felsefi tartışmalar sonucu iki ayrı felsefi yol da ortaya çıkmıştır, Nesturilik ve Yakubilik. Nesturi düşüncesi, Pers düşüncesinin de etkisiyle şekillenerek dünyevileşme yolunda önemli mesafeler kat etmiştir. Buna karşılık Yakubi düşüncesi tanrısal ve insanı unsurun beraber olabileceklerini yadsıdıkları gibi, din ve felsefenin de beraberliklerini mümkün görmemişlerdir. Hristiyan din adamlarının evlenebilmeleri ve evlenememeleri de bu farklı görüşlerin ürünüdür.
  
Süryani düşüncesinin Hristiyan felsefe tarihine olduğu kadar İslam felsefe tarihine de önemli oranda etkisi vardır. İslam dünyasının yayılmacı politikalarının en çok hissedildiği Abbasiler döneminde Bağdat ta bulunan Nesturi Süryanileri ile Titrek’te bulunan Yakubi Süryanilerinin bu etkileşimde büyük payı vardır. İslam devletleri döneminde, İslam düşüncesi ve felsefesine karşı durmuşlar, kendi inanç sistemlerinin rasyonel açıklamasını yapmışlardır. Ancak İslam düşüncesine karşı reaksiyoner durumları uzun sürmemiş, bir süre sonra İslam felsefesinin bir parçası oldukları gibi, felsefi yolculuklarının en parlak dönemi de İslam devletleri dönemidir. Her iki kolda İslam dünyasının başkenti Bağdat a taşınmışlar ve İslam dünyasının Grek  bilim ve felsefesini alma iradesinin aracı unsurları olarak yerlerini almışlarıdır.

İsmini sıkça duyduğumuz Süryanilerin; ne zaman, nasıl ve tarih içerisinde neler yaşadıklarını, etnik bir tanımlama olan Süryani isminin nasıl dinsel bir kimlik tanımlamasına dönüştüğünü, etnisite ve din arasındaki bu tarihi geçiş sürecinin, nasıl tekrar edegelen bir seyir izlemiş olduğunu, Hristiyanlık söz konusu edilmediği takdir de, Süryani isminin tarihsel ve kültürel uzantıları nasıl göz ardı edildiği; Mardin Artuklu üniversitesi, felsefe bölümü öğretim üyesi M. Nesim Doru, belli ki geniş araştırmalar ve uzun çalışmalar sonucu kitaplaştırmış ve böyle önemli bir kaynak-eseri okuyucuya sunmuş.
Doğu ve Batı medeniyetlerinin kavşak noktasında yer alan Süryanilerin, felsefe tarihi içerisinde yerini anlatan, Keyifle okuyup bilgilendiğim bu kitabın yazarı değerli akademisyen, M. Nesim DORU ya ve yaba yayınlarında bu şekilde tarihi aydınlatan eserlere yer verdiğinden (özellikle Mezopotamya kitaplığını oluşturduğu için) dolayı değerli Aziz Aydın DOĞAN a teşekkür ederim.

Süryanilerde Felsefe : Birgün gazetesi 2013 kültür sanat sayfası

Basım Tarihi: Kasım 2012
236 Sayfa
Dili: Türkçe. Barkot: 9789753861649

Sevmek Zamanı

 “Doğu dünyası gövdenin tatlı anarşisinden haz almaz, çünkü gövdeyi aşmıştır!”

(Lawrence Durrell.  İskenderiye dörtlüsü. Justine.)

Sessiz sakin yaşamlar vardır, içe dönük insanlar! Onları bir baloda göremezsiniz... Bir okey masasında, bir siyasi partinin yönetim kurulunda... Kendilerine has yaşamlarıyla, kendilerine ait dünyaları vardır! O dünyadan içeri giremezsiniz... Onların duvarları vardır, o duvarları yıkamazsınız! O duvarlara tırmanamazsınız… Kendilerine tabii insanlardır onlar. Sevinçlerini fark edemezsiniz, üzüntülerini sizlerle paylaşmazlar! Sessiz ve sakin insanlardır onlar. Sükunetleri; terk edilmiş bir Rum evinin ahşap duvarları gibi, efsunlu-gizemlidir. Sanki tarihi adımlarında taşırlar! Hayatı milim milim yaşar bu insanlar. Günlük ihtiyaç olduğu kadar konuşur; ortalarda görünmeleri gerektiği kadar görünürler. Siz onlara ulaşamazsınız, onlar size ulaşır…

Yüreklerini, yalçın kayaların doruğundaki kar tepelerine benzetirim ben hep bu insanların.
Kar, güneşin kendisinden önce ışığıyla bulutları aydınlatmasını bekler. Güneşin kendisinden önce ilk ışıklarıyla birlikte bulutlar renk değiştirmeye başladığında; kar’la tutunduğu dağ arasında bir çelişki başlar! Uzun süredir tutunmuştur o topraklara ama esas olan beklemektir… ışığı beklemek... güneşin ilk ışıklarıyla birlikte çelişki büyür, kar artık güneşe ulaşmak ister, topraktan ayrılıp güneşe yükselmek ister.,.  Depremin ilk ayak sesleriyle birlikte, köklerle toprak arasında da bir çelişki başlar… kökler toprağa yakarır; “beni bırakma..” dallar göğe yükselsin, güneşe tırmansın, güneşle dallar cilveleşsin ama; kökler de toprağa bağlı kalsın ister ağaç…  Kar’sa sevgilinin suretinin görülmesiyle birlikte hem dağa sarılır hem güneşe yükselmeye başlar… çözülür, bedeni dağda erir, ruhu güneşe yükselir… Doğunun Mistizmidir kar’ın aşkı…



 Doğuda da, batıda da aşkın kesiştiği tek ve en önemli nokta ölüm içgüdüsüdür! Batı da Narsizm aşık olunan nesneyi kontrol etmek ister. Sevdiğini sahiplenme-öldürme duygusu hakimdir. Doğudaysa Mistizm aşkı içrekleştirir tek bedende bütünleştirir. Aşık olunan nesne yücelerdedir!

Doğu Mistizm’inde sevgili güneştir. Mevlana Tebrizliye; Şems (güneşim) der. Şirazi, ünlü eseri Hafız Divanında yine sevgiliyi güneşten öte, güneşe benzetir!  “ Güneş yüzünden utandı, elbette gölgeye güneşten utanmak düşer…”  doğuda aşk tek kişiliktir, yanmak, kavuşamamaktır. Güneşe kavuşamazsın. Yaklaştıkça yüreğindeki ateş büyür, yaklaştıkça erirsin. Kerem yanmıştır Aslısına kavuşunca! Mecnun kavrulmuştur çöllerde! Ferhat dağları delmiştir yüreğindeki ateşi söndürecek suya kavuşabilmek için!…  Sessiz bir bekleyiştir doğuda aşk. Anlatılmaz, paylaşılmaz… Sen aşkı yaşarsın, başkası destanlaştırır.. 
Beklemektir esas olan, kavuşmak değil!…
Kar, hasretle beklediği sevgilinin suretini net olarak gördüğünde; sevgiliye yükselen ruhudur! Dağlarda eriyip ruhu güneşe yükseldiğinde, ardında bir yaşam bırakır; yemyeşil bir bitki örtüsü… Oysa kökler topraktan kopunca, ardında bıraktığı bir enkazdır!.. işte bu iki çelişkinin hikayesidir “Sevmek Zamanı!”
Sessiz sakin ve her şeyini içinde yaşayan boyacı Halil ve zengin kızı meralin hikayesi…

Halil suretine aşık olduğu “can’ı” aramamıştır, o sureti seyrederek yanmayı seçmiştir! Ta ki can (Meral) karşısına çıkana kadar… “ Ben buradayım!”  der Meral, “ Karşındayım!” Halil'in yüreğindeki ateş sönmez, eksilmez! “Ben sana değil, resmine aşık oldum!” der. Resim ona aşkla, çelişkisiz bakıyordur! Oysa meralin bakışlarındaki yalnız hevestir, bilmediği gizemli bir duyguyla sevilmenin hevesi! Halil güneşe yükselmek ister, Meral halile sahip olmak!

Seksen üç yıllık yaşamını sinema sanatına adayan yönetmen senarist metin Erksan’ın 1965 yapımı başyapıt filmi “sevmek zamanı”  günümüzün kült filmlerindendir. Oysa çekildiği dönem gösterilecek salon bulamamıştır. Erksan bu filmi evindeki eşyalarını satarak yapmış, tutkuyla bağlanmıştır. Suret’e aşkın öyküsüdür “ Sevmek Zamanı” Boyacı Halil (Müşfik Kenter)  büyük adada boyadığı evin duvarına asılı bir resim görür ve o resme aşık olur. Yazlık bir köşktür ev ve Halil hemen hemen her gün bahçe duvarından atlayıp içeri girer makaralı teyp i çalıştırıp resmin karşısına otup bir sigara yakar ve ‘nihavent saz semaisi’ (Neyzen Tevfik) eşliğinde uzun uzun resmi izler. İzlediği sadece bir resimdir, cansız donuk bir suret, ama Halil’in yüreği o suretin ötesinde bir şeyi hisseder…Aşkı!...  Halil yine köşke gelir bahçe duvarından atlar eve girer yukarı çıkıp terasla salonun arasında duvar görevi gören camekanın perdelerini açar. Camekandan dışarıyı izler kısa bir süre Halil ve bu gün hava bulanık ve yağmurlu der gibi dönüp bakar resme!Pardösüsünü çıkarır, teybi açar bir sigara yakar ve kurulur koltuğa. Resmin sahibi Meral  (Sema Özcan) arkadaşlarıyla hafta sonunu geçirmek için köşke gelirler. Müziği duyan Meral üst kata, terasa çıkar ve koltukta oturan halili ve onun resmini izleyişini görür. İlk anda ne olduğunu anlayamaz, bakışları Halil ile resmi arasında gidip gelir bir süre.  Anlar ve usul bir tebessüm oturur yüzüne. Sessizce girer içeri ve zarif bedenine yakışır bir usullukla ve yüzündeki usul tebessümle yaklaşır halile ve aynı usullukla omzuna dokunur! Bir anda omzundaki eli hissedip dönen Halil’in şaşkınlığını öyle ustaca yansıtır ki Müşfik Kenter … Halil hemen toparlanır, ayağa kalkar, camekana doğru geriler ve. aniden yakalanan bir çocuğun suçlu ifadesiyle önüne bakarak parmaklarıyla oynar…kısa bir sessizlikten sonra; “hırsız değilim!” der , “boyacıyım” meral aynı zarafetle bir resme bir halile bakarak yaklaşır halile, “ne arıyorsun burada?”  Halil suçluluk ifadesiyle önüne bakarak “ bir şey aramıyorum” der… ne zamandan beri köşke geldiğini sorar meral ve Halil bir yıldır her gün geldiğini itiraf eder. “peki ne yapıyorsun burada?” diye sorar kendi resmine de bakarak meral, başı öne eğik halde susar Halil.. “gitmek mi istiyorsun?” diye sorar Meral, “evet” diye aynı suçlu çocuk ifadesiyle cevaplar Halil… gider. Durumdan çok etkilenen meral birkaç gün sonra Halil ve Mustafa’nın (Fadıl Garan) bulunduğu yere gider. Mustafa meral e Halil’in resme olan aşkını anlatır.
Diğer sahne de merali tüm cazibesiyle yatağına uzanmış görürüz. Elinde Ovidius un “sevişme yolu” adlı eseri vardır. Bu önemli bir sembolik mesajdır. Halil’in aşkı doğulu, Meralin arzusu batılıdır. Meral yatağında cazibeli bir şekilde sürekli dönmesi ve elindeki kitap la batıyı temsil ederken aynı zamanda filmin devamı için de Ovidius’un ünlü sözü “ Durumlar değişmez, biz değişiriz” geçerlilik kazanıyor!
limonlukta Halil’i bulan meral Halil’in ifadelerinden, Halil’in kendisine aşık olduğuna inanır ve bu aşka karşılık vermek ister. Halil her seferinde onu kendisinden uzaklaştırır. Halil Meral’e değil, onun resmine aşıktır. “Ben senin resmine değil de sana âşık olsaydım o zaman ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme, belki de alay edecektin sevgimle… Hâlbuki resmin bana dostça bakıyor, iyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak. Hayır! Benimle resminin arasına girme. İstemiyorum seni! Ben senin yalnız resmine âşığım!”  Halil’in aşkı sahip olmanın ötesindedir, o üzüm karası iri gözlerin güzel, saf bakışlarındadır! Meral: “Âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim.”  Der. Halil’in gizemli aşkı Merale çekici gelmiştir, etkilenmiştir! Halil: “Resmin sen değilsin ki! Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil, resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün düşüncelerimi yıkarsın.” Der. Meralin aşkına karşılık vermez. Meral gider, duvardaki resmini alır, Halil’e götürür ve adadan ayrılır.

Filmin bundan sonrası konu olarak bildiğimiz “Türk filmi” tadında ilerlese de; Metin Erksan’ın ustalığıyla sembolik olarak göz dolduran ciddi bir sanat filmidir. Özellikle büyük ada filmde başlı başına önemli bir sembolik öğedir. Yazları varlıklı insanların tatil yeriyken ortalarda görünmeyen işçi sınıfını ve ıssızlığı sembolize eden adanın film boyunca yağmurlu ve kasvetli oluşu aynı zamanda Halil karakterinin de ruh halini sembolize eder. Toplumsal gerçekliğinin yanı sıra bir İstanbul filmidir “Sevmek Zamanı”

Meral’in adadan ayrılıp, İstanbul’a dönmesiyle Başar (Süleyman Tekcan) dahil olur filme. Başar, meral’in sevgilisidir. Meral Halil i anlatır başara ve “ben aşkı buldum” der! Başar kabul etmez.
Ada da işlerin bitmesiyle Belgrat ormanlarında yaşadıkları kulübeye döner Halil ve Mustafa. Mustafa’nın sürekli baskısıyla Halil Meral’i görmeye gider, evinde bulamaz ve maslaktaki atış poligonuna gider. Başar atış yapmaktadır poligonda. Attığını vurur, ıskalamaz. Meral i eğlendirmeye getirmiştir güya buraya. Meral, beni eğlendiremezsin, Halil’i unutamam!” dediği sırada Halil de gelir.
“Buraya seni görmeye geldim ama artık görmek istemiyorum!”
Başar ve arkadaşlarıyla gördüğünde Merali, Halil’in sözleridir bunlar! Başar arkadaşlarına işaret eder ve Halil i dövdürür.

Poligon dönüşü Meralin, Başarın arabasından inmesi ve çıplak ayakla yürümesinde kalp kırıklığı yanında birde çocukluk-şımarıklık, karşı tarafı yaralama isteği görürüz. Halil’in bindiği minibüsten Merali fark edip inmesiyle birbirlerine sarılırlar ve aşk başlar.
Meral’in babası bildiğimiz kurnaz işadamıdır. Halil’i, Merali mutlu edemeyeceğine ikna eder ve Halil Meral’e “Sana dünya da hiçbir erkeğin hiçbir kadına aşık olamayacağı kadar aşığım, sana aşık kalmak istiyorum” der ve ayrılırlar. Aslında film bu replik üzerine kuruludur, “Sonsuz Aşk!” Başar’la Meral’in düğünlerinde, sahne de küskün Meral ve onun etrafında dönüp duran, ne yapacağını bilemez hâlde Başar görülür. Diğer davetliler duvarda sadece oynayan gölgelerdir. Bura’da, Meralin etrafında dönmekte olan Başar ve Meral’in dünyasıdır önemli olan, diğerleri sadece ayrıntı der sanki Erksan. Başar, Meral’i kazanamadığını ve kazanamayacağını anlamış; çaresizce etrafında dolaşmaktadır. Meral, Başar’ın olamayacağını anlamış ve ne yapması gerektiğini düşünmektedir.

Filmde bir önemli sahne de Belgrat ormanlarında ki göldür. Meral’in evleneceğini öğrenen Halil, bir kayığa Meral’in resmiyle gelinlik giymiş bir manken koyarak gölde yuvarlak çizerek dolaşmaya başlar. Gölde çizdiği yuvarlak, Halil in çıkmazını sembolize etmektedir. Başa da dönemez , yeni bir adım da atamaz. Göl sınırlıdır! Meral’in sureti de! Bu sınırları Meral’in resmine birde gelinlik giymiş manken ekleyerek aşmak istemektedir Halil. Bakışları gelinlik giymiş mankene kilitlenmiştir. Meralin sureti o mankendedir sanki! Bir süre sonra üzerinde gelinlikle göl kıyısına gelir Meral, Halil kıyıya yanaşır, Meral kayığa biner. resimle mankeni göle atar Meral. Sınırlar kalkmış, döngü bitmiştir. Adeta “bir İstanbul masalı” tadındaki film, masalın kötü karakteri Başar’ın; Halil ve Meral’i kayıkta vurmasıyla son bulur!
Fotografik sahneleri, nostaljik müzikleriyle ve aşkı yorumlama biçimiyle, kült olmayı hak etmiş ciddi bir sanat filmi Sevmek Zamanı…

Halil Çamay

Bir Türküdür Direniş

 


Roman; göçle birlikte kültürlerin de taşındığı, Anadolu kasabası havasındaki bir İstanbul semtinde geçiyor bahçelerle çevrili gecekondularda, tertemiz yüreklerinde uzun boylu hayaller yetiştiren yoksul halk yığınlarının buluştuğu bir semtte...Hala çocuk yürekli bir 78'linin, İlyas Zeki Kutlu'nun Türkü'sü bu...Yazarken o günleri an be an tekrar yaşamış Kutlu. O günlere ait hala öfkeleri ve sevinçleri var. Davasına küsüp ; “beceremedik, bizi anlamadılar” demeyen, o heyecanı aynı ilk gençlikteki gibi hala yüreğinde taşıyan bir adamın Türkü'sü...

Kitabın bir bölümünde hipodromun görünmeyen yüzünü anlatıyor Kutlu. Atların sidik kokusuna mahkum, atlarla birlikte yaşayan seyisleri anlatıyor. Hipodromun mimarisini okuyucu gözünde canlandırırken; sanki eski Roma’da, bir arenanın içinde hissediyor kendisini. Onca yer varken o koskoca sahada, kendi bindiği atlarla birlikte yatması için seyislere reva görülen yapılarla, zincire bağlı gladyatörlerin arasındaki farkı anlamaya çalışıyor okuyucu. Anadolu’dan gelip ekmek kavgası veren gönüllü kölelerle, savaş esiri gladyatörlerin farkı...

Tepeyi ve tepedeki politika ağalarını değil; Sokağı ve sokaktaki inançlı insanların mücadelesini anlatıyor bu kitap. Kariyer kaygısı olmayan, emeğin kutsallığına inanmış, gerçek ve doğal devrimcilerin romanı bu. Gecekondularda yaşayan halkın yaşam mücadelesine eklenen yıkıma karşı mücadele, hipodromlarda at pislikleri içerisinde yaşayan gurbetçi seyislerin hak arama mücadelesi, fabrikalardaki sendikal örgütlenmelere karşı faşistlerin işçilere olan baskıları ve bu dengesizliği bir şekilde fark etmiş bir avuç temiz yürekli çocuğun kavgası…

Dozerler! Dozerler! Dozerler!

Çığlıklarla bir anda boşalan kahvehaneler ve gecekondular karşısında korku filmi gibi bir sahne yaşanıyor. Bir Transilvanya kasabasında, kurt adamların bir gün geleceğini bile bile, korku içerisinde de olsa günlük yaşamlarına devam eden kasabalının bir anda kurt adamların gelmesiyle çığlık çığlığa sağa sola koşturdukları bir film sahnesi gibi, mahallelinin ellerinde taşlar sopalarla çaresizce dozerlere koşturması…

Bu günlerden o günlere başımızı geriye çevirip bakmamızı sağlıyor bu kitap. Baktığımızdaysa bu kadar kirlenmemiş bir dünya görüyoruz. Henüz sindirilememiş, korkusuz yoksul emekçi halk ve proletaryanın mücadelesinin onurlu, yiğit halkla buluştuğu bir dönem. Yine aynı şekilde, bir lokma ekmeğin peşinde koşturan tertemiz onurlu emekçi yığını…Hakkını arayan emekçiye devlet ağzıyla “terörist” değil, “hakkını arayan emekçi” diyor halk ve akın akın ziyaret ediyor hipodromdaki grevi ellerinde yiyecek torbalarıyla…

Şartların daha ağır olmasına rağmen daha sıcak daha samimi bir halk… Nerede hata yaptık ve ne zaman bu kadar duygusuzlaştırıldık, ne zaman bu kadar yabancılaştık birbirimize, ne zaman mazlumun karşısında, zalimin eteklerini öper olduk?! Diye sorduran bir halk!...

Ve devrimcinin göğsünde yanan ateşin çatallanması… AŞK

“şey… Demek istemiştim ki, biraz düşünmeliyim belki.”

“acemi sevmelerim, ah benim acemi sevmelerim…” nereden düştü bu cümle aklıma bilmiyorum, bir şiirden belki de, belki de bir şarkıdan. Ama nereden düştüyse isabetli bir anda düştü. Salih’le Arzu’nun ilk buluşmaları, ilk defa el ele tutuşmaları, her ikisinin de randevuya erken gelmeleri, titreyen seslerle kurulan utangaç cümleler… “ah benim acemi sevmelerim…

“Utangaç ve tertemiz çocuklar ordusu,

Kırarsa bir gün zincirlerini…”

“ Biz 78 liler dönemimize ilişkin nesnel ve yüreklice bir özeleştiri yapabilmiş değiliz. Aksine, genelde yapılan 12 Eylül mağdurları! Olma vurgusu olmuştur. Biz 12 Eylül faşizminin mağdurları değil, muhatabıydık. Bir diğer gerçek te, bizim sonraki kuşaklara kendi deneyimlerimizi aktarabilme konusunda oldukça yetersiz oluşumuzdur. Bence bu yetersizliğin temel nedenlerinden birisi de zaten kendimizle yüzleşmemiş olmamızdır!” ” diyor İlyas Zeki Kutlu kuşağından ve kitabından söz ederken.

Ve kahpe bir kurşunla son buluyor roman...

-Biz yaşadık mı Salih?

- Yaşadık elbet dostum, elbette yaşadık biz. Yaşıyoruz ve yaşayacağız, hem de her zaman, onurumuzla…

TÜRKÜ SÖYLER GİBİ!!!

TÜRKÜ SÖYLER GİBİ, İlyas Zeki Kutlu, Su yayınları, 2011.

UTANÇ

 


Tüm bedenindeki zarafeti yerden kesilmiş ayaklarından akıyordu sanki toprağa. Bıçaklanmış bir söğüt dalı gibi solmaya yüz tutmuş yüzünde, asil bir güzellik vardı her şeye karşın. Yüzünün iki yanına dökülen kömür karası saçları meydan okur gibiydi kaderine. Boynundan kirişe uzanan ip, kara saçlarının uzantısı gibi kararmış, utanmıştı sanki gördüğü işlevden.  Baharın tüm çiçeklerini üzerinde toplayan elbisesinin, kollarından uzanan ellerine kara bir kına yakmıştı son olarak.  İpi kesip yere indiren doktora fısıldadı ölü beden, “çok sevmiştim, çok! …”

Dizleri üzerine çökmüş, sessiz sessiz ağlıyordu ana!…

Sırtını duvara dayamış, başı elleri arasında susuyordu baba…

Uzun uzun baktı kucağında ki ölü bedene doktor…  Dışarı çıksın herkes dedi asker elinde ki battaniyeyi doktorun önüne sererek.  Saygıyla battaniyeye uzattı zarif bedeni doktor…  Simsiyah saçları iki yanına atıp yüzünün, bir süre daha izledi asil güzelliği. Dışarı çıkıp her defasında söylemekten utandığı ve nefret ettiği o sözü söyledi  “temiz!”

mayıs 2014

Halil Çamay

Şiir dediğin birkaç imge mi?

 


Şiir dediğin birkaç imge mi sıradanlığa dönüşen? 
ben senin hiç sıradan olmayışını seviyorum demiştin
bir sahil kafeteryasıydı
bir yaz akşamıydı ve birlikte yaşlanmaktı düşlediğimiz… 

Bu halimi görseydin… 

Saçma bir dünyaya açılan pencerenin önünde durmuş
şiirlerimi pazarlamaya çalışıyorum
karşımdaki
edebiyatı kurduğu birkaç cümleden sayan, bir az gelişmiş
bense
sıradan insanlar gibi yaşayamayacak kadar korkak
yazdıklarının arkasına gizlenmiş bir yaşam suçlusu

Şiirlerimden bahsediyorum
yazıyorum diyorum
yazıya bağımlı yerlerimden nefret ederek
kalite-kalite, sınıf-sınıf ayrıştırılırken yazdıklarım iyi beslenmiş
Neandertal yazı tüccarının ellerinde. 
yazıyorum diyorum… 
gözlerimde öfke, dudaklarımda titreme… 
Şizofrenik bir sevda
imgelerle aramda 

uzun soluklu cümleler kurup
soluksuz şiirler yazıyorum 
Sylvia plath a âşık oluyorum soluk soluğa
Nilgün Marmara ya
Virginia wolff a Ve madame Bovary’e… 

Edebiyat dediğin senin dudaklarından dökülenlermi? 

derin bir adamın dostlara ihtiyacı vardır diyor
Nietzsche
Benim kadar sığsa tanrıya diyorum 

pencerenin diğer yanında
edebiyat bilinen meta’nın karanlık sesi
Zerdüşt ün mağarasına sığınmış çirkin adam 
yok ettiği tanrısına ağıtlar yakan, ucube katil
İsa’nın çivisini çalan lanetli cellât… 

Edebiyat dediğin tüm günahlar mı

Bachmann la birlikte yansaydım diyorum Roma da 
Neron un yangınında. 

Dokunuyorum pencereye
parmak uçlarımla
inançsızlığın yarattığı mucizelerle heykelleşmiş
Meryem ana 
ve eteğinde Maria Magdelana
uzak denizlerin ve kırlangıçların ülkesinde 
saçlarında
Afrodit tapınaklarının Itırlı bahçesi
dudaklarında hedonist mırıltılar… 

Şiirinde baronlarımı varmış
biz şiiri anarşist bir eylem bilirdik! 

pencereden içeri yine pencere, 
gözleriyle konuşuyor 
ve bir Benedikten rahibi pencerede
sarhoş adımlarla raks ediyor
kirli kollarında çıplak çingene… 

Edebiyat dediğin mahşer çığlığı… 

Yorgun düşeceğini anlamış rahip
müstehcen cümleler fısıldıyor
çingene’nin biçimli kulağına,
sahte kahkahalar yükseliyor
alkol ve tütün kuyusundan
el ele tırmanıyorlar sonra günah ve şehvet merdivenlerini 
ve cam… Kırılıyor… 

Şiir dediğin birkaç imge mi Sıradanlığa dönüşen? 

yaşamsa sana yazarak yaşamak yakışır demiştin
Ya ölüm!

Halil Çamay