Sayfalar

Halil Çamay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Halil Çamay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Varoluşun Sonsuz Dalgası / Halil Çamay

 

Resim : Münevver Kısacık


Bir gülüşte varlığın özü saklanabilir mi? Ama bu gülüş, sıradan bir tebessüm değil; zamanın, mekânın ve tüm varlıkların özünü bir an içinde saklamış bir çağrı! Her şey bir gülüşle başladı. Ama o gülüş, basit bir tebessüm değildi; varoluşun sırlarını bir dalgaya saklamış gibiydi.

Zaman, o anla birlikte büküldü; mekân, anlamını yitirdi. O gülüşte, akıl ve duygu arasında bir denge kurmaya çalıştım. Ama o denge, her an yıkılmaya hazır bir kule gibiydi. Yine de o kulede yaşadım; çünkü hayatın anlamı, tam da bu dengeyi arama çabasında saklıydı. İnsan

bir bakışta tüm yaşamını sorgulayabilir mi? Yoksa bu sadece bir yanılsamanın daha yoğun bir yanı mı? Gözlerinde gördüğüm şey yalnızca güzellik değil; o bakışlarda hayatın tüm karmaşası, çelişkileri ve anlam arayışı gizliydi. Aşk, işte bu karmaşayı kabul etme ve onun içinde bir yol bulma çabasıydı.

Hakikat insana doğrudan gelmez der sufistler, hakikat, arayışın içinde saklıdır. Yolculuk, insanın kendini aşma çabasıdır ve bu çaba, her adımda insanı biraz daha eksiltir. Bu yolculuk, içsel bir keşfi temsil eder. Onunla yaşadığım her an, kendi ruhuma bir yolculuktu.

Aşk, sadece güzel anları değil, aynı zamanda yıkımı da içerir. Ama bu yıkım, bir inşa sürecidir. Her gidişiyle içimde açılan boşluk, aslında beni yeni bir benlik yaratmaya zorluyordu. Eksilmek, aslında tam olmaya giden bir süreçtir. Onu sevmek, bu yolculuğu başlatmak gibiydi. Her gülüşü, beni kendi varlığımın köşelerinde saklı duran sorulara yöneltti.

Bu soruların cevapları, hiçbir zaman nihai değildi; çünkü her cevap, yeni bir sorunun tohumunu taşıyordu. Onunla her karşılaşmamda, içimde yeni bir benlik şekillendi. Ama bu yeni benlik, hiçbir zaman tamamlanmadı. Eksiklik, aşkımın içinde büyüyen bir çiçek gibiydi; her zaman eksik, ama eksik olduğu için anlamlı. Onun gidişlerinde büyüyen boşluk, dönüşlerinde yeni bir biçime kavuştu. Ben boşluğun içinde kendi doluluğumu yarattım. Bu doluluk, her zaman yeniden şekillendi.

Onunla yaşadığım her an, içimde bir kaos yarattı. Bu kaos, düzenin arayışını doğurdu. Sevgi, kaotik bir süreçmiş; insanın kendi düzenini aradığı bir laboratuvar gibi. Benim laboratuvarımda hiç bitmeyen bir deney vardı; sevgi, sonuçlardan çok sürecin kendisiydi. Onunla yaşadığım her kaos, içimde bir düzen arayışını başlattı ve bu düzen, her seferinde yeniden bozuldu.

Sevgi, varolma gücünün artışıdır. der Spinoza varlık anlatısında, Ama bu artış, aynı zamanda bir kırılganlık taşır. İnsan, sevgiyle birlikte güçlü olur; bu güç, bir teslimiyetin gölgesini taşır. Teslim olmak, insanın kendine en dürüst olduğu andır. Onun gülüşüyle içimdeki varlık gücü yükseldi; bu yükselme, kendimi ona teslim etmekle gerçekleşti. Teslimiyet, benim en insan halimdi; çünkü teslimiyet, insanın kendi sınırlarını kabul etmesi ve bu sınırların ötesine geçme çabasıydı.

Aşk, yalnızca bir duygu değil; aşk bir varoluş biçimiydi. Onunla yaşadığım her an, kendi hayatımı bir yeniden inşa süreci gibi gördüm. Her gülüşü, geçmişi ve geleceği aynı anda taşıyordu. Sevgi, zamansız bir yolculuktur. İnsan, sevgiyle birlikte geçmişi ve geleceği aşar; çünkü sevgi, yalnızca şu anda vardır. Onunla yaşadığım her an, onsuz geçen onca zamanı aşma çabasıydı sanki

Ve şimdi burada, onun gülüşünde hayatın tüm anlamını arıyorum. Aşk, felsefi bir manifesto imiş. Her cümlesi, insanın kendi varoluşunu sorguladığı bir cümle... Onunla yaşadığım her an, bu manifestonun bir parçası. Aşk, insanın kendi sınırlarını aşma çabası imiş. Onun gülüşüyle öğrendim ki, bu çaba, asla bitmeyecek bir yolculuktur.

Ekin sanat 180. Sayı 

Eylül 2025

Yeryüzü Eşiği’nde geçmiş ve şimdi / Halil Çamay

 


 

Uzun yıllardır dizelerinden tanıdığım, sesini dizelerinden duyduğum bir şiir yolcusu Aydanur saraç. MediaKitap tarafından yayınlanan “Yeryüzü Eşiği” adlı son kitabı şairin, “Sonra Güller Kırmızı” ve “Mesafeler “ den sonra yayımladığı üçüncü şiir kitabı.

Okur, Saraç’ın şiir yolculuğuna, gerek ilk iki kitabı aracılığıyla, gerekse edebiyat dergilerinden ve diğer yayınlardan tanıklık etmiş olsa da,  “Yeryüzü Eşiği”nde  sesini derinden soluyan bir şairle karşılaşacak. Kullandığı dil, dile yoğunlukla yansıyan metafor, dizelerdeki ses ve sözcük tekrarları şiirlerin derinliğini, çarpıcılığını öne çıkarıyor. Bunu yaparken de çok incelikli, dingin bir anlatımla okura ulaştırıyor şair “Yeryüzü Eşiği”ni.

 “…göğün şemsiyesi korkunç bir zırhla kaplı suyunu yitirmiş hücreler düşüyor bilgi sözlüğünden, paslı bir makina gibi ötüyor hayat, eski güne kayıtlı bu evde ölüler şehrini kurarken mermerciler…”  “Dünyanın tuzu”(S,55) .

Her bir şiirin başlığı kaldırıldığında uzun-nehir tadında tek bir şiirden de bahsetmekte mümkün. Şiirlerin kendi içindeki bütünlüğü bunu düşünmemi sağlıyor.

İçerik, geçmişi okuyucuya yakın tutarken diğer taraftan şimdinin önemini de anlatıyor.

Şairin, naif, çok içerden bir duyguyla yolculuğuna tanık oluyor okuyucu. Bu şiirleri sahici ve ulaşılabilir kılan özelliklerinden biri.

Şiirlerinin yolculuğu, onun ruhunun zaman yolculuğudur. Zaman içerisindeki bu seyahate katılacak olursanız bu şiirlerin sizleri götüreceği yer yine kendinizdir. Kendi dışınızdaki hayata karşı bir müdahaleniz varsa bu yolculukta hâkimiyet kurduğunuz her şeyi yok ettiğinizi, tükettiğinizi göreceksiniz. Dolayısıyla bu karşılaşma, yeniden buluşma sizleri sarsacaktır elbette.

Derin bir yüzleşme… İnsanın kendine, özellikle çocukluğuna varma sürecinde ruhuna tuttuğu aynaya dikkat çeken bir yüzleşme… Çürüyerek ve acı çekerek ölmekte olan günümüz dünyasını kederli bir gerçekçilikle gözler önüne seriyor şiirler.

“öfkeli bir şeyhin ağzı kadar ıslak ve kirli hayat, düşleri çalıyor, kuşların sesini, kır çiçeklerin kokusunu…” diye dile getirirken yaşam pratiği içerisindeki sancıları Ağır-aksak” (S,21) .

Günümüz dünyasının her anlamdaki çürümüşlüğü gelecekle ilgili umudu, inancı çoğaltmıyor kuşkusuz, belki bundandır, şiirlerde hep bir geçmiş özleminin olması. Bahçeli müstakil evlerin sıcaklığının, bahçedeki meyve kokularının, sonu hep bahçeli evlere çıkan küçük sokakların, yağmurdan sonraki o toprak kokusunun şiire girmesinin de. Bunlarla birlikte değişen bir yüzyılın, değişme biçimiyle insanlar üzerindeki etkisine bakış da sunuyor. Toplumsal değişimin altını ben diliyle başarılı bir gerçeklikle çiziyor. Bu gerçekliği haykırarak değil de; Leonardo da Vinci’in “gerçekler yüksek sesle söylenmez” deyimini düstur edinmiş gibi, zarif bir üslupla dile getiriyor. Sınırları çizilmiş bir dünyanın birbirine çok da uzak olmadığını söylüyor bir anlamda, ama bile isteye üzerinde oynandığının. Üzerimizi her yerde aynı gece örtse de yozlaşmış insanlığın kedere çevirdiği bir dünyada yaşıyoruz.

 “…iki yakayı ayıran bir kanyon, boy veren ağaçlar, yanık çayırların türküsü. üstümüzde altın başaklara benzeyen bir gece …” Ani saçlarını topla sevgilim ( S,50)

Modern dünyanın betonlarından ve plastiğinden arınmış bir yaşam özlemiyle kırlarda koşturan bir düş çocuğu görebiliyoruz bu şiirlerde, bir kalp kırıklığı, bir küskün keder…

“…ağaçların uzun bacaklı gecesinden geçtim korkuyla gezdiğim

 bayırları düşündüm sevdiğim ormanı, çiçeklerini kokladığım güzel kışı! sabah erken uyandı acılar yusufçuk erken, çiyini akıtan yapraklar gidin bakın ben ona benziyorum o artık ben…” Yonga ve Kuşlar(S,44)

“Şiir, şairin iç yolculuğudur” deriz her zaman. Öyle ise şair şiirlerinde bu yolculuğu gerektiği gibi yapıyor. Dikkatli bir okur bu yolculukları şiirin alt belleğinde fark edebiliyor hemen.

Zaman içerisinde buruk yolculuklara eş dizelerde, zamanın bireyden aldıklarını, eksilttiklerini görürüz. Bu eksiltmeleri nesneleri izleyerek, dinleyerek, nesnelerin ruhunda gezinerek görmeye çalışmak da hatırlamak için bir yol. Ki şairin izlediği yollardan biri de bu. Her insanın kendi kayıp tarihine bir davet belki de… Şairin, naif ve bilgece bir sitemle, hızla tükettiğimiz dünyanın yaralarını anlamamızı ve sessizce sorgulamamızı istemesi de bunun bir parçasıdır.

“…yeryüzü kaynıyordu bir çukurun içinde. uyandım ve yaralarımı gösterdim sabaha. o da kırılmış kalbini, bitmeyecek masal sanıyorduk hayatı…” Kısa hayat (S, 28)

“güzden kalma çıngırak sesi kadar eskimiş bu ev

yetmiyor öyle güzel dilekler artık…” Yer eşiği (S, 17)

 “yosunlar taş olduğumu fısıldıyor, kederden bölündüğümü

hantal gövdemi sürüklüyorum bir çağdan diğerine”  Kendime bakma sabahı (S,19)

Özgün şiir diliyle gönül kütüphanemizin raflarında yerini alıyor “Yeryüzü Eşiği”.

 21.05.2021 Birgün kitap eki.

Aydanur saraç
Yeryüzü Eşiği,
2020, MedaKitap Yayınevi.

 


Diyalektiğin hüzün hali

  

            fotoğraf : Asiye kalpaklı

Yıllar önce büyük bir çılgınlıkla terk ettiğim bu kente; yıllar sonra daha büyük bir çılgınlığın esaretinden kurtulup, döndüğümde titredi yüreğim. Bir dostun sıcaklığıyla karşıladı beni kent. Ve eski bir dostun şifreli kapı çalışlarını anımsar gibi anımsattı yüreğimde bir zamanlar var olduğunu. Devrimsizlik sohbetleri ederken bir dostumun mekânında, mekânın önünden şen kahkahalarıyla geçerken gördüm onu ilk defa ve yıllar sonra titreyiverdi nasırlı yüreğim. Tanımam gereken biri olduğunu öğrendim ve genç, çılgın günlerimizin puslu hatıralarından hüzünlü bir güzellik çıkarttım: Genç ve hüzünlü… Ve de Atilla ilhanın şiirinden bir dize “… Hayırsızın biri idi kanımca…”

Yıllar hüzünlere hüzün mü ekler hep? Diyorum. Bu da yılların diyalektiği diyor arkadaşım. Diyalektiğin hüzün baz hali…

“keşke bütün kahkahalar gerçek olsa diyorum…” çocukça.

“yenilen biz olduk” diyor dostum, “yanılanda, yıkıntılar arasında mutluluk oyunları oynayan

Mutsuz savaş çocukları gibiyiz, gerçek kahkahalarımız yangın yerlerinde kaldı, Artık yaşamlarımız ‘mutluyuz’ oyunundan ibaret, buna alışmalısın” diyor. “alışmalı mıyım” diye soruyorum kendime.

Kısa bir süre sonra tanıştırılıyoruz. Beni hatırlamıyor. susuşuyoruz. Gözlerimden gözlerine sesleniyorum. göz göze konuşuyoruz; senin için mutlu düşler kurabilirliyim diyorum, uzun bir suskunluk takıyor gözlerine ve “mutluluk hep yanımdan geçip gitti, uğramadı hiç, sanırım mola anlarına rastlamıyorum” diyor. Alaycı. Alaycılığının bir savunma mekanizması olduğunu anlıyor, “bir şans mutluluğa bir şans bana, izin ver göstereyim” diyorum. Aceleci ve yine çocukça, Sanırım hep çocuk kalacağım. Çocuk halimi fark ediyor ve anaç bir edayla gülümsüyor. Bilgece; “heybemde şans, kırbamda su kalmadı, yüreğim yangın yeri” diyor.

Kanayan bir yüreği benden iyi kim tanır ki, yıllardır kanayan ve belki de hep kanayacak Bir yürek taşımıyor muyum? İçime akıttığım zehirler irin bağlamadı mı? Bu anti sosyal, kopuk yaşantım kırık bir kalbin denklemi değimli? Bunların yaşamın bir gerçeği olduğunu, yaşamınsa bize sunulan bir armağan olduğunu söylüyor insanlar. Ben o armağanı vereni bir yakalarsam...

İç monologumu bırakıyor. Güzel gözlere dönüyorum. Buğulu bakıyorlar. Tekrar gözlerimle gözlerine hitap ediyorum; “gözlerin buğulu bakıyor” diyorum. “geçmişin perdesi” diyor, “saçların hüzün kokuyor” diyorum, “kan gülleri takıyorum” diyor. “ya dilindeki zehir” diyorum. “ silahım” diyor. Ve gözlerimizde susuşuyor. Biraz daha hüzünlü bir hal alıyor. Uzun bir suskunluğun ardından kalkıyor, görüşme-mek üzere ayrılıyoruz. Arkasından bakıyorum; zarif ve çok güzel.

“Kalp ne kadar büyükse hüzünde o kadar” diyor arkadaşım.

Belki de kalbin büyüklüğüdür hüznü davet eden…

 

Halil Çamay

3.7.2010



Seken Zaman


Resim: Deniz karakurt
Öykü: Halil çamay

“Hatırlar mısın, ben Karşıyaka vapuru ile geliyordum, sen Konak İskelesi’nde bekliyordun? Üzerinde sabah seçtiğimiz o mavi elbise vardı. Vapur iskeleye yaklaştıkça yüzün beliriyordu. Vapurun iskeleye daha yavaş yanaşması için dua ediyordum. Her salise sanki biraz daha aydınlanıyordu yüzün. Sanki vapur iskeleye değil de, güneş sana yaklaşıyordu. Ben vapurdan indiğimde sen salt bir ışık kesilmiştin. Elimdeki koliyi yere bıraktım ve sımsıkı sarıldık birbirimize. Sanki birkaç saat önce ayrılmamışız da yıllarca hasret kalmışız gibi.”

Bir bahar günüydü, İzmir’di. Her yer İzmir’e kesmişti, hava ılıktı. Bir kitapçıda oturuyordum, kitaplar İzmir’di. Dükkân kitap kokuyordu, o geldi. Öylece geliverdi işte. Bir yaz gibi değil, bir kış gibi değil, bir insan nasıl gelirse o da öyle geldi. Ben kendimden gittim. Kapıdan giriverdi birdenbire sanki ışıklar da geldi. O geldi ben gittim. Bedenim oradaydı aklım gitti. Aklım nereye gittiyse onu da alıp gitti.  Kitaplar sordu, kitaplar aldı, gülümsedi, yüzünü ekşitti, kitapları kokladı. O, kitaplara baktıkça yüreğim kitap oldu; o dokundukça yüreğim gram gram eksildi; o kokladıkça yüreğim yaseminden kekiğe kesti. Çantasından para çıkardı, yüreğim para oldu. Para üstü aldı, ben para üstü oldum. Çıktı gitti bedenim beni sürükledi, bütün çarşıyı dolaştı, peşinde dolaştım. Yüzük oldum, küpe oldum. Zerzevatçıda zerzevat, manifaturacıda manifatura oldum. Her dükkândan benden bir parça aldı. O yürüdükçe cadde de yürüyordu. Ben de yürüyordum, yüreğim arada duruyordu. Mahallesine gitti bakkal oldum. Toz şeker, ekmek ve peynir oldum. Arada bir uğradığım kitapçı dostumun müdavimi oldum.  Kimdir nedir öğrendim, kimini kimsesini öğrendim. Âşıklar Caddesi’nde bijuteri idi, müşterisi oldum. Kocasından ayrı, çocuklu idi, kocaman bir çocuk oldum.  Bir dost meclisinde karşılaştık, kalbim de karşılaştı. Ben elimi uzattım, kalbim avucunda atıyordu. O elini uzattı, eli soğuktu. Sonraki karşılaşmamızda sinemaya gittik, sinemada fasulyeden bir film oynuyordu, fasulye oldum. Sinemadan

Çıktık, sevgili oldum…

Zamanın bir yerinde buluştuk. Yirmi bir yıl öncesiyle ve yaşanmışlığımızla… Zamanın bir yerinde, içinde…

“Hatırlar mısın ben Karşıyaka vapuru ile geliyordum?”

Hatırlamaz mıyım, diyor, hiç unutmadım ki…

Arkasından kötü anılar sarıyor her ikimizi de, başlarımızı öne eğiyoruz. Bir deli çığlık geliyor sonra, geçmişin hayaleti gibi; bir panik atak nöbeti. Korkuyla büyümüş gözler, gözyaşlarım…

Dolabımda sararmış mektuplar, fotoğraflar…

Yirmi bir yıl sonra yüzleşiyoruz sanki. Başlarımız öne eğik, duruyoruz öyle; sanki başlarımızı kaldırsak an bozulacak gibi…

Ayrılığın en kötü yanı ruhun ayrılamaması, anılarla yaşamak; dolaptaki sararmış mektuplar, fotoğraflar… Birbirinizde kalan eşyalar… Saç tokası, birkaç kitap, el yazısı, kalem açacağı… Belki bir atlet, kazak, ilaçlar…

İlaçlar… Panik atak nöbetleri… Sevdiğinin, canını verecek kadar sevdiğin birinin bir an bile olsa senden korkmasından daha büyük bir işkence var mıdır dünyada?

İnsanın her zaman taşımak zorunda olduğu bir yüktür geçmiş. Kimileri içinse, güzel anılardır; ama bizim için acıydı. Belki güzellikler kimsede bizimki kadar yoktu ama acılar da yoktu. Zaman dursaydı diye düşünüyorum o gün. O vapur iskeleye hiç yanaşmasaydı.

 

Ben,” Hep dokuz yaşına takılı kaldım tatlım.” diyor. Kendisi yanımda ama konuşmuyor. Geçmişin sesini duyuyorum zihnimde. Dokuz yaşımda durdu zaman. Dokuz yaşım, ilk yaralarım… Salyalar, alkol ve sefalet kokan nefesler… Dokuz yaşım…  Ben dokuz yaşına takılı kaldım.

Onun dokuz yaşında yaşadıkları, çocukluğunu sürekli istismar eden anıları, saatlerce banyoda teni kırmızıya dönüşünceye dek yıkanmaları… Böğüre böğüre kusmaları, korkuları… Benim her uzun ve içli bir ezan sesi duyduğumda, modumun düşmesi,; tüylerimin dikilmesi, kendime lanet edişim… Onunla bir bütün olmuştuk ama olduğumuz şey bir mutsuzluklar bütünüydü. O, arada konuşabiliyordu; dile getirebiliyordu yaralarını. Ben susuyordum. Konuşursam bir şeyler dağılacak sanıyordum, bir şeyler yıkılacak. Benim suskunluğumu neye yorumladı bilemedim hiçbir zaman ve bir gün gitti, yok oldu!

Onu aramadım, arayamadım. Adresi zihnimde bir yerlerdeydi ama aramadım. Dönmesini bekledim, beklemekten yorulana kadar… Dönmedi.

Zamanın bir yerinde buluştuk. Yirmi bir yıl sonra… Zaman kavramının ötesinde… 

Konuşmak istiyorum. Artık susmak istemiyorum, ona anlatmak, yaralarımı göstermek, içimi dökmek, konuşmak istiyorum. Benim de çocuk olduğumu söylemek…

Başım önümde konuşmaya başlıyorum. İsmini söyleyerek. Oysa “sevgilim” demek isterdim, diyemiyorum. Hayatım, özlemim, hasretim… Hiçbir şeyim diyemiyorum. O hep korkuyor. En iyi yaptığı şey. Ne desem korkacak, biliyorum. Bir şeyim olmaktan korkacak. O yüzden ismini söyleyerek giriyorum söze. “Ben on yedi yaşımdayken öldü babam.” diyorum. İlk cümlede doluyor gözlerim, boğazım düğümleniyor. O an babamın ölümünü kimseye anlatmadığımı anımsıyorum. Ağlamamaya çalışırken bir yandan da şaşkınlık yaşıyorum. Onun bana sarılmasını diliyorum. Sarılsa ve doya doya o güzel omzunda ağlasam istiyorum. Sarılmıyor. Susuyorum bir süre. Bir sigara yakıyorum. Bir tepki vermiyor. Anlatmaya devam ediyorum. Sigaradan güçlü nefesler çekip , “Bayramdı, Kurban Bayramı... Misafirimiz vardı. Bayramın ikinci günü, akşam saatinde, misafirimiz akşam namazını camide kılmak istedi ve beni de davet etti.” Yine düğümleniyor boğazım. Gözlerimde ateş hissediyorum, öfkeleniyorum. Birkaç güçlü nefes daha çekip, göz ucuyla ona bakıyorum. Başı diğer tarafta, ufku seyrediyor.  Otuz yıl öncesini yaşıyor, misafirimize kızıyorum. Hiç tepki vermiyor. Birbirimize bakmıyoruz, bakamıyoruz sanki. Ara sıra sigara yakıyoruz, birbirimize ikram etmeden. “Cami çıkışı kardeşim geldi nefes nefese.” Bir anda yok oluyor anlatma isteğim. Onun tepkisizliğinden mi, otuz yıl önceki misafirimize aynı hiddetle kızdığımdan mı bilmiyorum, anlatmak istemiyorum. “Babam kalp krizi geçiriyordu. Hastaneye yetişemeden yolda öldü.” deyip susuyorum. Bir sigara daha çıkarıp diğer sigarayla yakıyorum. Konuşmak gelmiyor içimden. Uzun süre susuyoruz. O ufku seyrediyor, ben toprağı. Orada kalışımı düşünüyorum, otuz yıl öncesinde. Babam müteahhitti. Ben babamla çalışıyordum, bana bir motor bisiklet alacaktı bayramdan sonra. Çok istiyordum bunu. O zamanlar MZ marka motor bisiklet vardı birçok kimsede. Motor bisikletin sevinciyle ne derse yapıyordum. Misafirimizle camiye gitmem de o motor bisiklet içindi... Misafir beni camiye davet ettiğinde babama bakmıştım. Babam bir şey söylemedi ya da bir işaret vermedi ama gitmemi istediğini biliyordum. O diğer misafirlerle oturuyor, gelen gidenle ilgileniyordu. O yüzden onun evde olması gerekirdi. Otuz yıldır ara ara bunu sorgularım, ne işim vardı camide? Sanki orada olsam babam ölmeyecekmiş gibi gelir. Bana motor bisiklet sözü vardı. Hiç motor bisikletim olmadı ve hiç büyüyemedim. Ona bunları anlatmıyorum. İçimden anlatmak gelmiyor artık. O da sanırım ilgilenmiyor. “On yedi yaşımda kaldım ben… Büyüyemedim.” diyorum, mırıldanır gibi.

Ben, “Dokuz yaşımda takılı kaldım.” diyor yine geçmişin sesi. Belki de dokuz yaşında büyüyüverdi. O takılı kaldığını sanıyor ama dokuz yaşından sonra hiç çocuk olmadı.

Sırtını duvara verip çöküyor. O zaman bakıyorum ona, güneş yine yüzüne vuruyor ve yine yirmi bir yıl önceki gibi ışıklara bezeniyor. Ben de yanına çöküyorum. Yerden bir çöp alıp toprağı karıştırmaya başlıyor. “Büyüyememek çok kötü.” diyor. Benden on bir yaş büyük.  “Yine de ben senden sekiz yaş küçüğüm.” diyor, gülümsüyor. “Biliyorsun, ben dokuz yaşındayım.” Elindeki çöpü ileriye atıyor. “Küçücüğüm ben.” diyor.  İçime bir şeyler akıyor. Bir sigara çıkarıp, yüzüme bakmadan bir tane de bana uzatıyor. “Oğlum evlendi.” diyor. “Bir torunum var. Yaşlandım artık, çok yoruldum.” O sırada her ikimiz de kendi çakmağımızı çıkarıp, kendi sigaralarımızı yakıyoruz. Bir süre daha susuyoruz. Merakımı gidermek mi istiyor, yoksa anlatma gereği mi bilmiyorum. “ Artık bana ilişmiyor. Aynı evde ev ortağı gibi yaşıyoruz.” diyor. Eski eşiyle tekrar bir araya geldiklerinden bahsediyor. “Bana iyi davranıyor, o da yaşlandı, o da yoruldu. Zaman bize galip geldi. Ne büyük hayallerimiz var, ne de hayal kuracak enerjimiz. Vakit öldürüyoruz artık. Bulmaca doldurmuyoruz da, kitap okuyoruz.” diyor.  “Barış, savaşın olmaması demek değildir.” diyorum. Ağzımdan çıkıveriyor, Spinoza’nın söylemi. Susuyor biraz, düşünceleri arasında bir şey bulmak ister gibi. O zaman başını kaldırıp yüzüme bakıyor. O güzel dudaklarını bükerek, “ Basit, güncel kitaplar..” diyor. Gülümsüyor , “Spinoza, Nietzsche değil… İsimlerini bile hatırlamıyorum yazarların, vitrindeki kitaplar işte, ne diyorlar onlara: bestseller…” Sağını solunu aranıyor, aradığı yine toprağı kazacak bir çöp. Kalkıp attığı çöpü getirmiyorum. Yüzünü yüzüme dönüp bir süre yüzümü inceliyor, ben de onun. Göz göze geliyoruz, gözlerine bakabiliyorum. Oysa onun gözlerine bakarsam kalbimin duracağı korkusuyla dakikalardır toprağa bakıyordum. Gözleri yine aynı, ışıklı ve yorgun. “Yirmi bir yıl!” diyor. Yine önüne dönüyor. Sigarayı atıp ellerini dizleri üzerinde buluşturuyor. “Keşke o vapur o iskeleye hiç yanaşmasaydı.” diyorum. “Keşke ben de o iskelede hep bekleseydim.” diyor. Sağ eli sol elinin parmaklarıyla kenetleniyor. “Şansımız yoktu.” diyor. “Hiç şansımız yoktu.”  Yirmi bir yıl sonra bizim hakkımızda söylediği bu oluyor. “Şiirlerin bana hep geldi.” diyor, “Seni şiirlerden izledim. Birçoğunda bizden bahsediyorsun.” Ayağa kalkıyor. O zaman korkuyorum. Omzuma dokunuyor, ben de kalkıyorum. Yüzüne bakamıyorum. “Hiç şansımız yoktu, inan.” diyor. Parmak uçlarıyla çenemi tutup, kendine çeviriyor. “Havaya atılan bir taş düşünebilseydi, kendi isteğiyle yere düştüğünü sanırdı, der Spinoza.” diyor. Yüzüne bakıyorum o zaman. Yine korkuyorum. “Biz taş değiliz, düşmek bizim seçimiz miydi, bizi havaya atanların mı? Bunun kritiğini yapabiliriz.” Yanağıma bir öpücük kondurup kulağıma “Hiç şansımız yoktu, inan!” diyor fısıltıyla. Bir süre başı başımın yanında, nefesi kulağımda kalıyor öyle. Boynumu koklamayı çok severdi. Yine boynumu kokluyor. Kendini çekip gözlerime bakıyor. Gözlerinde anaç bir şefkat ve özgüven görüyorum. Şefkat ve özgüvenin arkasındaysa çakmak çakmak bir öfke… Sol elinin parmaklarını dudaklarımda gezdiriyor kısa bir süre ve usulca ayrılıyor yanımdan. Usul usul dokuz yaşına doğru gidişini izliyorum. Bu defa gidişini… Yirmi bir yılın kamburunu göremiyorum sırtında. Caddeye çıktığında dönüp bana bakıyor, başını hafifçe oynatıyor selam verir gibi ve caddenin köşesinden kayboluyor.

Eliz edebiyat dergisi
Haziran 2021 sayısından

Tabibe Hanım

 



















Öykü: Halil Çamay

Resim: Deniz KARAKURT

Evet, ama bilincine varmak insanın canını yakıyor!
Lawrence Durrel

 “Bizim gibi insanlar evlenmemeliymiş dostum!” diyen bir mektup aldım Tabibe Hanım. Demir kapının aralığındaki küçücük mazgaldan, kapkara ve resmi bir elden uzanan, dostluğu korkuya şikâyeti mazerete dayalı bir mektup. Parlak bir zarf, özensiz satırlar ve baştan savma cümleler… Demir parmaklıkların arkasında, demir parmaklıklardan da soğuk ve duygusuz bir mektup… “Bizim gibi insanlar…”

Ne kadar kolay “bizim gibi” demek, öyle değil mi Tabibe Hanım? Oysa heyecan ve düş kırıklıklarıyla dolu bir yaşam demektir “bizim gibi” olmak. Aslında günlük yaşam içerisinde değerlendirdiğimizde “bizim gibi” olmak diye bir şey yoktur Tabibe Hanım. Bu, doğumla gelen bir tür lanettir. “Nedir bunun literatürdeki adı?” diye sorarsa o güzel ağzın, genel tabiriyle “serserilik” diyebiliriz. İçten içe gıpta etseler de bize statik yaşam içerisinde “normal” diye nitelenen insanlar, onlara pek güven vermeyiz. Yaşam şeklimizi aykırı, düşlerimizi anarşizan bulurlar. Oysa doğamız ne kadar aykırı olsa da, o “dostum” kavramındaki “dostluk” tam olarak bizi ifade eder. Bu serseri, göçebe yaşamımızda dostlarımız için birçok fedakârlıkta bulunmuşuzdur.

Aslında her birimizin tenhalarda durağan bir yaşam hayali vardır. Bir sahil kasabası, bir çiftlik…

Örneğin öyle çok isterdim ki; bir dağ köyünde bir çobanın oğlu olarak dünyaya gelmek, baba mesleğini devam ettirmek, babanın seçtiği bir kızla evlenmek, soy devam etsin diye çocuk yapmak, düşünmeden sorgulamadan yaşamak…

Kolaydır bu tür yerleşik yaşamlar Tabibe Hanım. Aykırı düşlere, tutkulara, keşiflere yer yoktur. Her şey programlıdır. Oy vereceğin parti bile ata yadigârıdır. Tek kaygı, soyu yürütmek ve birkaç baş hayvan daha çoğaltmaktır. Ama müesses nizam içerisinde bizim yaşamımız sakıncalıdır, haramdır, yasaktır!

Oysa biz kısa ömrümüzde, tutkularımızın peşinde, maceradan maceraya koşarız. Her düş kırıklığının ardından onlarca defa söz vermemize rağmen kendimize, duracağımıza, durulacağımıza…

Aşk ateşini bilir misin Tabibe Hanım? Aslolan şudur ki; bizim gibi insanlar, yüreklerinde üzeri ıslak bir mendille örtülü bir volkan taşır. Zaman zaman o mendil ıslatılmalı ve tekrar örtülmelidir. Unutulur da mendil tutuşursa, lavları dünyayı saracak sanırsınız. Oysa paramparça dağılacak ve her bir parçası ayrı bir yangın yerine dönüşecek olan, yalnızca kendi gezgin bedenimiz ve kayıp ruhumuzdur. Yüreğinde “gitmek” olan bir serseri, yerleşik birine âşık olursa bu bir kıyamet alametidir! Aşkın bağlayıcı duygusuyla direnir gezgin. Yüreğinde alev alev bir tutkuya dönüştükçe aşk, direnir… Kalır, yerleşmeye, bir yuva kurmaya çabalar. Kurup kuracağı, göçebe bir kuşun mevsimlik yuvasıdır oysa.

Direnir… Günler geçer aylar geçer, birkaç mevsim tekrarından sonra tam duruldum derken, sular çırpınmaya, içindeki hayvanın gözü yollara düşmeye başlar. Yerleşik aşk, acıtan bir deneyimdir gezgin için.  Aşkın ateşi tüm damarlarında dolaşsa da alev alev, gözünü yollardan alamaz. Sular çırpındıkça bulanıklaşır. Vahşi toynaklar, toprağı dövdükçe suların çırpınışı fırtınaya, deli dalgaları yalçın kayalıkları döven karanlık bir denize dönüşür. Ve sonunda vahşi hayvan şahlanır.

Bir gün hiç tanımadığı bir şehirde, bir otel odasında açar gözlerini. Yeni düş kırıklıklarına programlı,  yeni bir yaşam başlar. Seyahatler sıklaşır, dostlar çoğalır.  Her şehirde bir sevgili, her sevgilide bir yanık izi kalır. Her tende ilk aşk, her bakışta o masal aranır. Yeni yollar, yeni yolculuklar… Yerin ve yönün bir önemi kalmaz. Üçüncü sınıf otel odaları, kapısına kilit vurulmayan sabahçı kahvehaneleri, istasyonlar, şantiyeler, hapishaneler… Anlamsız yerler, puslu - barok mekanlar… Kıyıya, kenara sürüklenmiş bir salça tenekesi, bir dondurma külahı, içki şişesi, çikolata ambalajı gibi, bir yaşama dönüşür yıllar geçtikçe o fırtınalarla beslenen gençlik. Rüzgar bir musalla taşına savurana dek, anılarla çürümüş yaşlı bedeni… Bizlerin yaşamı lanetlidir Tabibe Hanım, bizlerin yaşamı yasaklı…

Serserinin doğası iyileştirici sezgidir Tabibe Hanım, sessiz yaratıcılık… Biçimlerin ve kalıpların dışında, simgesel anlamları olmayan uçurum çiçekleri… Gitmekse bir başka aşktır Tabibe Hanım, sanatların en cazibelisi, günahların hac eylemi…

Yasak elmayı bilir misin Tabibe Hanım? Kan kızılıdır. Yer yer açık kırmızı damarları vardır. Bol sulu olduğu o damarlardan anlaşılır. Fettan bir dilberin al yanakları gibidir, ısırmak istersin, dişlerini geçirmek, serin sularının dişlerinin arasından sızışını hissetmek… Yasaktır ve tüm yasaklar gibi cazibelidir. Isırırsan sonuçlarına katlanırsın. Âdem ile Havva’nın cennetten kovulması kadar ağırdır sonuçları. Ama biz Lilith’in çocuklarıyız Tabibe Hanım. O elmayı ısırıyoruz ve dişlerimizden sızan kan değil.

“Bizim gibi” olmak, bizi yaşamak zordur Tabibe Hanım! Ajandalar arasında kaybolan düşlerimiz vardır. Dostluklar, yaralar ve sözcükler taşırız çıkınımızda. Yükümüz ağırdır. Diyalektik düşlerimize karşın metafiziksel bir yanı vardır yaşantımızın. Her maceranın sonunda, annesinin cesedi başında uluyan köpekler gibi, döner ziyaret ederiz aile ocağını. Zordur bizim yaşamımız Tabibe Hanım, bir mektubun satır aralarına sığmayacak kadar…

 


Süryanilerde Felsefe

  



Süryanilerde Felsefe \ Halil Çamay

Süryani (Suryoyo) adı ilk defa ne zaman ve nasıl kullanıldığı; hangi kimlik ve tanımlara karşılık geldiği, Süryani araştırmaları uzmanları tarafından tartışma konusu olmuş ve çeşitli tezler ileri sürülmüştür. Bu tartışmalardan çıkan genel sonuçlara göre Süryani adı, Mezopotamya da  hüküm süren bir krala veya coğrafi bölgeye nispetle kullanılmıştır. Bir görüşe göre Süryani adının Pers krallarından Koreş (M.Ö. 550-520) in adından geldiği, başka bir görüşe göre Suriye ve Mezopotamya da  hüküm sürmüş, Antakya kentini kurucusu, Aram kralı Suros tan gelmiştir.  Bu konudaki çeşitli tezlerden anlaşılıyor ki, ilk dönemlerde etnik bir tanımlama olan “Süryani” adı, daha sonra dinsel bir kimlik tanımlamasına dönüşmüştür.

Bu çalışmanın temel amacı, Süryanilerin adı ve kökeni hakkında yapılan araştırmaları tespit ve tahlil etmek değil, Süryanilerin Grek, Pers ve İslam düşünceleri arasındaki felsefi etkinlik bakımından önemini ortaya koymaktır.

Süryanilerin felsefe tarihinde varlık göstermeleri, Helenizm denilen doğu ve batı düşüncelerinin kaynaştığı dönemlerde başlar. Süryaniler bir yandan Helenizm’in güçlü bir kolu olmuşlar, öte yandan doğu toplumlarının Helenleştirilmesine de karşı durdukları gibi, doğuda  yaygın kehanet ve büyü gibi inançlara karşı da mücadele vermişlerdir. Süryaniler, çok sevdikleri ve hatta on üçüncü havari olarak gördükleri Aristoteles felsefesinde de  inanç sistemlerine karşı olan unsurları ayırt etmiş ve teoloji alanına girmeyen mantık, retorik, hitabet gibi alet ilimleri daha çok benimsemişlerdir. 
  
Beş bölümden oluşan kitabın Süryani felsefesine ayrılan ilk bölümünde, Hristiyan felsefesi  veya Hristiyan medeniyeti denildiğinde akla ortaçağ batı felsefesi geldiği ve Hristiyanlık mirasının oluşmasında Süryanilerin etkisi göz ardı edildiği konusunu ele alıyor. Süryani düşüncesini felsefe tarihindeki yerini belirlemek için bu düşüncenin tarihsel seyrinin temel basamaklarından bahsederken, öncelikle Süryani düşüncesine kaynaklık eden Aristotelesçiliğin yeni Platoncu  bakış açısıyla yorumlandığı İskenderiye düşüncesine, ikinci olarak Mezopotamya’nın kuzeyinde kurulan Süryani düşünce okullarında görülen kristolojik (İsa Mesih’in bedeni ile ilgili tartışmalar sonucu ortaya çıkan felsefi literatür) tartışmaları ele alıyor.

Helenizm’in aracılarından birisi olan Süryaniler, Helenistik kollar içinde etkisi en fazla olan ve Helenleşme sürecinin İslam dünyasına taşınmasında İskenderiye den sonra en güçlü kol olduğunu         “ Süryanilerde tercüme hareketi” adlı ikinci bölümde görüyoruz. Antakya, Urfa, Nusaybin, Cündişapur, Merv, Harran, Kınnesrin, Tikrit gibi Süryani okullarında, Süryani düşünürler faaliyet göstermiş ve Grekçe den Arapça’ya Arapça’dan Süryanice’ye gibi çeşitli dillerin tercümelerini yaparak Arap İslam dünyasına da Helenistik İskenderiye’ye de faydalı olmuşlardır. Örneğin; Emeviler döneminde Süryani hekim Maserceveyh tarafından İskenderiyeli bir doktorun Grekçe yazdığı ve sonra Süryanice ye çevirdiği bir tıp eserinin Arapça’ya çevirdiği kitapta yer alan bilgiler içerisinde.

Sadece Hristiyan dininin propaganda merkezleri olmayıp, aynı zamanda içinde teolojik ve pozitif bilimler gibi bir çok biliminde okutulduğu Süryani kültür merkezleri olan, “Süryani okulları” başlıklı üçüncü bölümde; İskenderiye, Antakya, Ra’sül-Ayn,  Urfa, Nusaybin, Kınnesrin, Harran, Cündişapur, Bağdat gibi bilinen başlıca Süryanilerin kuruduğu bu okullar sayesinde Süryaniler bir altın çağ yaşamış olduğunu ve bu okullarda, kitabı mukaddesle birlikte Aristoteles ve Porfiryus başta olmak üzere filozofların ve yeni Platoncu bir çok düşünür ile Galen ve Hipokrat gibi  büyük tıp bilginlerinin okutulduğunu anlatıyor. Örneğin; Süryani okullarının yaygılaştığı VI y.y. da Nusaybin okulunda yetişmiş olan Bar Hadbşabo (Bar Had Bşabo)’ya ait “Mezopotamya’da  yüksek okulların kuruluş amacı” adlı esere göre Tanrı, ilk insandan  bu güne kadar okullar kurmuştur. Süryani okulları da tanrının kurduğu bu okulların en önemlisi arasında sayılmaktadır.

“Süryani filozoflardan örnekler” adlı dördüncü bölümde Süryani filozoflardan ve bu güne ulaşan eserlerinden bahsediliyor.  “Bardaysan ve insan hürriyeti ile ilgili görüşleri” başlığında; en önemli Süryani filozoflarından Bardasya’nın “ülkelerin yasaları” adlı eserinin, Süryaniler Hristiyan olduktan sonra, Süryanice dilinde yazılan ilk eser olduğunu, Bardasya’nın bu eserinde, kader ve özgür irade gibi stoacı felsefe geleneğinin ve Babil-Kildani düşüncesinin astronomik görüşlerini içeren felsefi sorunlarını ele aldığını, tek tanrı inancını savunduğunu ve bu eseri platonun diyalogları gibi bir diyalog biçiminde yazdığını öğreniyoruz. Bardasya’nın sorgulamaları bir Hristiyan filozofa göre çok ilginçtir; “mademki tanrı var ve insanı yaratmıştır, üstelik insana emrettiği şeylerin yapılmasını da istemektedir, neden insanı emrettiği her şeyi yapan ve onun emirlerine karşı gelmeyen bir özellikte yaratmadı? Dünyada insanın dışındaki her varlık, özgürlükleri olmaksızın hareket halinde değiller midir ? O halde neden sadece insana günah işleme iradesi verilmiştir?

Süryani toplumu İsa’nın bedeni üzerine (kristolojik) yapılan felsefi tartışmalar sonucu iki ayrı felsefi yol da ortaya çıkmıştır, Nesturilik ve Yakubilik. Nesturi düşüncesi, Pers düşüncesinin de etkisiyle şekillenerek dünyevileşme yolunda önemli mesafeler kat etmiştir. Buna karşılık Yakubi düşüncesi tanrısal ve insanı unsurun beraber olabileceklerini yadsıdıkları gibi, din ve felsefenin de beraberliklerini mümkün görmemişlerdir. Hristiyan din adamlarının evlenebilmeleri ve evlenememeleri de bu farklı görüşlerin ürünüdür.
  
Süryani düşüncesinin Hristiyan felsefe tarihine olduğu kadar İslam felsefe tarihine de önemli oranda etkisi vardır. İslam dünyasının yayılmacı politikalarının en çok hissedildiği Abbasiler döneminde Bağdat ta bulunan Nesturi Süryanileri ile Titrek’te bulunan Yakubi Süryanilerinin bu etkileşimde büyük payı vardır. İslam devletleri döneminde, İslam düşüncesi ve felsefesine karşı durmuşlar, kendi inanç sistemlerinin rasyonel açıklamasını yapmışlardır. Ancak İslam düşüncesine karşı reaksiyoner durumları uzun sürmemiş, bir süre sonra İslam felsefesinin bir parçası oldukları gibi, felsefi yolculuklarının en parlak dönemi de İslam devletleri dönemidir. Her iki kolda İslam dünyasının başkenti Bağdat a taşınmışlar ve İslam dünyasının Grek  bilim ve felsefesini alma iradesinin aracı unsurları olarak yerlerini almışlarıdır.

İsmini sıkça duyduğumuz Süryanilerin; ne zaman, nasıl ve tarih içerisinde neler yaşadıklarını, etnik bir tanımlama olan Süryani isminin nasıl dinsel bir kimlik tanımlamasına dönüştüğünü, etnisite ve din arasındaki bu tarihi geçiş sürecinin, nasıl tekrar edegelen bir seyir izlemiş olduğunu, Hristiyanlık söz konusu edilmediği takdir de, Süryani isminin tarihsel ve kültürel uzantıları nasıl göz ardı edildiği; Mardin Artuklu üniversitesi, felsefe bölümü öğretim üyesi M. Nesim Doru, belli ki geniş araştırmalar ve uzun çalışmalar sonucu kitaplaştırmış ve böyle önemli bir kaynak-eseri okuyucuya sunmuş.
Doğu ve Batı medeniyetlerinin kavşak noktasında yer alan Süryanilerin, felsefe tarihi içerisinde yerini anlatan, Keyifle okuyup bilgilendiğim bu kitabın yazarı değerli akademisyen, M. Nesim DORU ya ve yaba yayınlarında bu şekilde tarihi aydınlatan eserlere yer verdiğinden (özellikle Mezopotamya kitaplığını oluşturduğu için) dolayı değerli Aziz Aydın DOĞAN a teşekkür ederim.

Süryanilerde Felsefe : Birgün gazetesi 2013 kültür sanat sayfası

Basım Tarihi: Kasım 2012
236 Sayfa
Dili: Türkçe. Barkot: 9789753861649

Sevmek Zamanı

 “Doğu dünyası gövdenin tatlı anarşisinden haz almaz, çünkü gövdeyi aşmıştır!”

(Lawrence Durrell.  İskenderiye dörtlüsü. Justine.)

Sessiz sakin yaşamlar vardır, içe dönük insanlar! Onları bir baloda göremezsiniz... Bir okey masasında, bir siyasi partinin yönetim kurulunda... Kendilerine has yaşamlarıyla, kendilerine ait dünyaları vardır! O dünyadan içeri giremezsiniz... Onların duvarları vardır, o duvarları yıkamazsınız! O duvarlara tırmanamazsınız… Kendilerine tabii insanlardır onlar. Sevinçlerini fark edemezsiniz, üzüntülerini sizlerle paylaşmazlar! Sessiz ve sakin insanlardır onlar. Sükunetleri; terk edilmiş bir Rum evinin ahşap duvarları gibi, efsunlu-gizemlidir. Sanki tarihi adımlarında taşırlar! Hayatı milim milim yaşar bu insanlar. Günlük ihtiyaç olduğu kadar konuşur; ortalarda görünmeleri gerektiği kadar görünürler. Siz onlara ulaşamazsınız, onlar size ulaşır…

Yüreklerini, yalçın kayaların doruğundaki kar tepelerine benzetirim ben hep bu insanların.
Kar, güneşin kendisinden önce ışığıyla bulutları aydınlatmasını bekler. Güneşin kendisinden önce ilk ışıklarıyla birlikte bulutlar renk değiştirmeye başladığında; kar’la tutunduğu dağ arasında bir çelişki başlar! Uzun süredir tutunmuştur o topraklara ama esas olan beklemektir… ışığı beklemek... güneşin ilk ışıklarıyla birlikte çelişki büyür, kar artık güneşe ulaşmak ister, topraktan ayrılıp güneşe yükselmek ister.,.  Depremin ilk ayak sesleriyle birlikte, köklerle toprak arasında da bir çelişki başlar… kökler toprağa yakarır; “beni bırakma..” dallar göğe yükselsin, güneşe tırmansın, güneşle dallar cilveleşsin ama; kökler de toprağa bağlı kalsın ister ağaç…  Kar’sa sevgilinin suretinin görülmesiyle birlikte hem dağa sarılır hem güneşe yükselmeye başlar… çözülür, bedeni dağda erir, ruhu güneşe yükselir… Doğunun Mistizmidir kar’ın aşkı…



 Doğuda da, batıda da aşkın kesiştiği tek ve en önemli nokta ölüm içgüdüsüdür! Batı da Narsizm aşık olunan nesneyi kontrol etmek ister. Sevdiğini sahiplenme-öldürme duygusu hakimdir. Doğudaysa Mistizm aşkı içrekleştirir tek bedende bütünleştirir. Aşık olunan nesne yücelerdedir!

Doğu Mistizm’inde sevgili güneştir. Mevlana Tebrizliye; Şems (güneşim) der. Şirazi, ünlü eseri Hafız Divanında yine sevgiliyi güneşten öte, güneşe benzetir!  “ Güneş yüzünden utandı, elbette gölgeye güneşten utanmak düşer…”  doğuda aşk tek kişiliktir, yanmak, kavuşamamaktır. Güneşe kavuşamazsın. Yaklaştıkça yüreğindeki ateş büyür, yaklaştıkça erirsin. Kerem yanmıştır Aslısına kavuşunca! Mecnun kavrulmuştur çöllerde! Ferhat dağları delmiştir yüreğindeki ateşi söndürecek suya kavuşabilmek için!…  Sessiz bir bekleyiştir doğuda aşk. Anlatılmaz, paylaşılmaz… Sen aşkı yaşarsın, başkası destanlaştırır.. 
Beklemektir esas olan, kavuşmak değil!…
Kar, hasretle beklediği sevgilinin suretini net olarak gördüğünde; sevgiliye yükselen ruhudur! Dağlarda eriyip ruhu güneşe yükseldiğinde, ardında bir yaşam bırakır; yemyeşil bir bitki örtüsü… Oysa kökler topraktan kopunca, ardında bıraktığı bir enkazdır!.. işte bu iki çelişkinin hikayesidir “Sevmek Zamanı!”
Sessiz sakin ve her şeyini içinde yaşayan boyacı Halil ve zengin kızı meralin hikayesi…

Halil suretine aşık olduğu “can’ı” aramamıştır, o sureti seyrederek yanmayı seçmiştir! Ta ki can (Meral) karşısına çıkana kadar… “ Ben buradayım!”  der Meral, “ Karşındayım!” Halil'in yüreğindeki ateş sönmez, eksilmez! “Ben sana değil, resmine aşık oldum!” der. Resim ona aşkla, çelişkisiz bakıyordur! Oysa meralin bakışlarındaki yalnız hevestir, bilmediği gizemli bir duyguyla sevilmenin hevesi! Halil güneşe yükselmek ister, Meral halile sahip olmak!

Seksen üç yıllık yaşamını sinema sanatına adayan yönetmen senarist metin Erksan’ın 1965 yapımı başyapıt filmi “sevmek zamanı”  günümüzün kült filmlerindendir. Oysa çekildiği dönem gösterilecek salon bulamamıştır. Erksan bu filmi evindeki eşyalarını satarak yapmış, tutkuyla bağlanmıştır. Suret’e aşkın öyküsüdür “ Sevmek Zamanı” Boyacı Halil (Müşfik Kenter)  büyük adada boyadığı evin duvarına asılı bir resim görür ve o resme aşık olur. Yazlık bir köşktür ev ve Halil hemen hemen her gün bahçe duvarından atlayıp içeri girer makaralı teyp i çalıştırıp resmin karşısına otup bir sigara yakar ve ‘nihavent saz semaisi’ (Neyzen Tevfik) eşliğinde uzun uzun resmi izler. İzlediği sadece bir resimdir, cansız donuk bir suret, ama Halil’in yüreği o suretin ötesinde bir şeyi hisseder…Aşkı!...  Halil yine köşke gelir bahçe duvarından atlar eve girer yukarı çıkıp terasla salonun arasında duvar görevi gören camekanın perdelerini açar. Camekandan dışarıyı izler kısa bir süre Halil ve bu gün hava bulanık ve yağmurlu der gibi dönüp bakar resme!Pardösüsünü çıkarır, teybi açar bir sigara yakar ve kurulur koltuğa. Resmin sahibi Meral  (Sema Özcan) arkadaşlarıyla hafta sonunu geçirmek için köşke gelirler. Müziği duyan Meral üst kata, terasa çıkar ve koltukta oturan halili ve onun resmini izleyişini görür. İlk anda ne olduğunu anlayamaz, bakışları Halil ile resmi arasında gidip gelir bir süre.  Anlar ve usul bir tebessüm oturur yüzüne. Sessizce girer içeri ve zarif bedenine yakışır bir usullukla ve yüzündeki usul tebessümle yaklaşır halile ve aynı usullukla omzuna dokunur! Bir anda omzundaki eli hissedip dönen Halil’in şaşkınlığını öyle ustaca yansıtır ki Müşfik Kenter … Halil hemen toparlanır, ayağa kalkar, camekana doğru geriler ve. aniden yakalanan bir çocuğun suçlu ifadesiyle önüne bakarak parmaklarıyla oynar…kısa bir sessizlikten sonra; “hırsız değilim!” der , “boyacıyım” meral aynı zarafetle bir resme bir halile bakarak yaklaşır halile, “ne arıyorsun burada?”  Halil suçluluk ifadesiyle önüne bakarak “ bir şey aramıyorum” der… ne zamandan beri köşke geldiğini sorar meral ve Halil bir yıldır her gün geldiğini itiraf eder. “peki ne yapıyorsun burada?” diye sorar kendi resmine de bakarak meral, başı öne eğik halde susar Halil.. “gitmek mi istiyorsun?” diye sorar Meral, “evet” diye aynı suçlu çocuk ifadesiyle cevaplar Halil… gider. Durumdan çok etkilenen meral birkaç gün sonra Halil ve Mustafa’nın (Fadıl Garan) bulunduğu yere gider. Mustafa meral e Halil’in resme olan aşkını anlatır.
Diğer sahne de merali tüm cazibesiyle yatağına uzanmış görürüz. Elinde Ovidius un “sevişme yolu” adlı eseri vardır. Bu önemli bir sembolik mesajdır. Halil’in aşkı doğulu, Meralin arzusu batılıdır. Meral yatağında cazibeli bir şekilde sürekli dönmesi ve elindeki kitap la batıyı temsil ederken aynı zamanda filmin devamı için de Ovidius’un ünlü sözü “ Durumlar değişmez, biz değişiriz” geçerlilik kazanıyor!
limonlukta Halil’i bulan meral Halil’in ifadelerinden, Halil’in kendisine aşık olduğuna inanır ve bu aşka karşılık vermek ister. Halil her seferinde onu kendisinden uzaklaştırır. Halil Meral’e değil, onun resmine aşıktır. “Ben senin resmine değil de sana âşık olsaydım o zaman ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme, belki de alay edecektin sevgimle… Hâlbuki resmin bana dostça bakıyor, iyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak. Hayır! Benimle resminin arasına girme. İstemiyorum seni! Ben senin yalnız resmine âşığım!”  Halil’in aşkı sahip olmanın ötesindedir, o üzüm karası iri gözlerin güzel, saf bakışlarındadır! Meral: “Âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim.”  Der. Halil’in gizemli aşkı Merale çekici gelmiştir, etkilenmiştir! Halil: “Resmin sen değilsin ki! Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil, resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün düşüncelerimi yıkarsın.” Der. Meralin aşkına karşılık vermez. Meral gider, duvardaki resmini alır, Halil’e götürür ve adadan ayrılır.

Filmin bundan sonrası konu olarak bildiğimiz “Türk filmi” tadında ilerlese de; Metin Erksan’ın ustalığıyla sembolik olarak göz dolduran ciddi bir sanat filmidir. Özellikle büyük ada filmde başlı başına önemli bir sembolik öğedir. Yazları varlıklı insanların tatil yeriyken ortalarda görünmeyen işçi sınıfını ve ıssızlığı sembolize eden adanın film boyunca yağmurlu ve kasvetli oluşu aynı zamanda Halil karakterinin de ruh halini sembolize eder. Toplumsal gerçekliğinin yanı sıra bir İstanbul filmidir “Sevmek Zamanı”

Meral’in adadan ayrılıp, İstanbul’a dönmesiyle Başar (Süleyman Tekcan) dahil olur filme. Başar, meral’in sevgilisidir. Meral Halil i anlatır başara ve “ben aşkı buldum” der! Başar kabul etmez.
Ada da işlerin bitmesiyle Belgrat ormanlarında yaşadıkları kulübeye döner Halil ve Mustafa. Mustafa’nın sürekli baskısıyla Halil Meral’i görmeye gider, evinde bulamaz ve maslaktaki atış poligonuna gider. Başar atış yapmaktadır poligonda. Attığını vurur, ıskalamaz. Meral i eğlendirmeye getirmiştir güya buraya. Meral, beni eğlendiremezsin, Halil’i unutamam!” dediği sırada Halil de gelir.
“Buraya seni görmeye geldim ama artık görmek istemiyorum!”
Başar ve arkadaşlarıyla gördüğünde Merali, Halil’in sözleridir bunlar! Başar arkadaşlarına işaret eder ve Halil i dövdürür.

Poligon dönüşü Meralin, Başarın arabasından inmesi ve çıplak ayakla yürümesinde kalp kırıklığı yanında birde çocukluk-şımarıklık, karşı tarafı yaralama isteği görürüz. Halil’in bindiği minibüsten Merali fark edip inmesiyle birbirlerine sarılırlar ve aşk başlar.
Meral’in babası bildiğimiz kurnaz işadamıdır. Halil’i, Merali mutlu edemeyeceğine ikna eder ve Halil Meral’e “Sana dünya da hiçbir erkeğin hiçbir kadına aşık olamayacağı kadar aşığım, sana aşık kalmak istiyorum” der ve ayrılırlar. Aslında film bu replik üzerine kuruludur, “Sonsuz Aşk!” Başar’la Meral’in düğünlerinde, sahne de küskün Meral ve onun etrafında dönüp duran, ne yapacağını bilemez hâlde Başar görülür. Diğer davetliler duvarda sadece oynayan gölgelerdir. Bura’da, Meralin etrafında dönmekte olan Başar ve Meral’in dünyasıdır önemli olan, diğerleri sadece ayrıntı der sanki Erksan. Başar, Meral’i kazanamadığını ve kazanamayacağını anlamış; çaresizce etrafında dolaşmaktadır. Meral, Başar’ın olamayacağını anlamış ve ne yapması gerektiğini düşünmektedir.

Filmde bir önemli sahne de Belgrat ormanlarında ki göldür. Meral’in evleneceğini öğrenen Halil, bir kayığa Meral’in resmiyle gelinlik giymiş bir manken koyarak gölde yuvarlak çizerek dolaşmaya başlar. Gölde çizdiği yuvarlak, Halil in çıkmazını sembolize etmektedir. Başa da dönemez , yeni bir adım da atamaz. Göl sınırlıdır! Meral’in sureti de! Bu sınırları Meral’in resmine birde gelinlik giymiş manken ekleyerek aşmak istemektedir Halil. Bakışları gelinlik giymiş mankene kilitlenmiştir. Meralin sureti o mankendedir sanki! Bir süre sonra üzerinde gelinlikle göl kıyısına gelir Meral, Halil kıyıya yanaşır, Meral kayığa biner. resimle mankeni göle atar Meral. Sınırlar kalkmış, döngü bitmiştir. Adeta “bir İstanbul masalı” tadındaki film, masalın kötü karakteri Başar’ın; Halil ve Meral’i kayıkta vurmasıyla son bulur!
Fotografik sahneleri, nostaljik müzikleriyle ve aşkı yorumlama biçimiyle, kült olmayı hak etmiş ciddi bir sanat filmi Sevmek Zamanı…

Halil Çamay

Bir Türküdür Direniş

 


Roman; göçle birlikte kültürlerin de taşındığı, Anadolu kasabası havasındaki bir İstanbul semtinde geçiyor bahçelerle çevrili gecekondularda, tertemiz yüreklerinde uzun boylu hayaller yetiştiren yoksul halk yığınlarının buluştuğu bir semtte...Hala çocuk yürekli bir 78'linin, İlyas Zeki Kutlu'nun Türkü'sü bu...Yazarken o günleri an be an tekrar yaşamış Kutlu. O günlere ait hala öfkeleri ve sevinçleri var. Davasına küsüp ; “beceremedik, bizi anlamadılar” demeyen, o heyecanı aynı ilk gençlikteki gibi hala yüreğinde taşıyan bir adamın Türkü'sü...

Kitabın bir bölümünde hipodromun görünmeyen yüzünü anlatıyor Kutlu. Atların sidik kokusuna mahkum, atlarla birlikte yaşayan seyisleri anlatıyor. Hipodromun mimarisini okuyucu gözünde canlandırırken; sanki eski Roma’da, bir arenanın içinde hissediyor kendisini. Onca yer varken o koskoca sahada, kendi bindiği atlarla birlikte yatması için seyislere reva görülen yapılarla, zincire bağlı gladyatörlerin arasındaki farkı anlamaya çalışıyor okuyucu. Anadolu’dan gelip ekmek kavgası veren gönüllü kölelerle, savaş esiri gladyatörlerin farkı...

Tepeyi ve tepedeki politika ağalarını değil; Sokağı ve sokaktaki inançlı insanların mücadelesini anlatıyor bu kitap. Kariyer kaygısı olmayan, emeğin kutsallığına inanmış, gerçek ve doğal devrimcilerin romanı bu. Gecekondularda yaşayan halkın yaşam mücadelesine eklenen yıkıma karşı mücadele, hipodromlarda at pislikleri içerisinde yaşayan gurbetçi seyislerin hak arama mücadelesi, fabrikalardaki sendikal örgütlenmelere karşı faşistlerin işçilere olan baskıları ve bu dengesizliği bir şekilde fark etmiş bir avuç temiz yürekli çocuğun kavgası…

Dozerler! Dozerler! Dozerler!

Çığlıklarla bir anda boşalan kahvehaneler ve gecekondular karşısında korku filmi gibi bir sahne yaşanıyor. Bir Transilvanya kasabasında, kurt adamların bir gün geleceğini bile bile, korku içerisinde de olsa günlük yaşamlarına devam eden kasabalının bir anda kurt adamların gelmesiyle çığlık çığlığa sağa sola koşturdukları bir film sahnesi gibi, mahallelinin ellerinde taşlar sopalarla çaresizce dozerlere koşturması…

Bu günlerden o günlere başımızı geriye çevirip bakmamızı sağlıyor bu kitap. Baktığımızdaysa bu kadar kirlenmemiş bir dünya görüyoruz. Henüz sindirilememiş, korkusuz yoksul emekçi halk ve proletaryanın mücadelesinin onurlu, yiğit halkla buluştuğu bir dönem. Yine aynı şekilde, bir lokma ekmeğin peşinde koşturan tertemiz onurlu emekçi yığını…Hakkını arayan emekçiye devlet ağzıyla “terörist” değil, “hakkını arayan emekçi” diyor halk ve akın akın ziyaret ediyor hipodromdaki grevi ellerinde yiyecek torbalarıyla…

Şartların daha ağır olmasına rağmen daha sıcak daha samimi bir halk… Nerede hata yaptık ve ne zaman bu kadar duygusuzlaştırıldık, ne zaman bu kadar yabancılaştık birbirimize, ne zaman mazlumun karşısında, zalimin eteklerini öper olduk?! Diye sorduran bir halk!...

Ve devrimcinin göğsünde yanan ateşin çatallanması… AŞK

“şey… Demek istemiştim ki, biraz düşünmeliyim belki.”

“acemi sevmelerim, ah benim acemi sevmelerim…” nereden düştü bu cümle aklıma bilmiyorum, bir şiirden belki de, belki de bir şarkıdan. Ama nereden düştüyse isabetli bir anda düştü. Salih’le Arzu’nun ilk buluşmaları, ilk defa el ele tutuşmaları, her ikisinin de randevuya erken gelmeleri, titreyen seslerle kurulan utangaç cümleler… “ah benim acemi sevmelerim…

“Utangaç ve tertemiz çocuklar ordusu,

Kırarsa bir gün zincirlerini…”

“ Biz 78 liler dönemimize ilişkin nesnel ve yüreklice bir özeleştiri yapabilmiş değiliz. Aksine, genelde yapılan 12 Eylül mağdurları! Olma vurgusu olmuştur. Biz 12 Eylül faşizminin mağdurları değil, muhatabıydık. Bir diğer gerçek te, bizim sonraki kuşaklara kendi deneyimlerimizi aktarabilme konusunda oldukça yetersiz oluşumuzdur. Bence bu yetersizliğin temel nedenlerinden birisi de zaten kendimizle yüzleşmemiş olmamızdır!” ” diyor İlyas Zeki Kutlu kuşağından ve kitabından söz ederken.

Ve kahpe bir kurşunla son buluyor roman...

-Biz yaşadık mı Salih?

- Yaşadık elbet dostum, elbette yaşadık biz. Yaşıyoruz ve yaşayacağız, hem de her zaman, onurumuzla…

TÜRKÜ SÖYLER GİBİ!!!

TÜRKÜ SÖYLER GİBİ, İlyas Zeki Kutlu, Su yayınları, 2011.

UTANÇ

 


Tüm bedenindeki zarafeti yerden kesilmiş ayaklarından akıyordu sanki toprağa. Bıçaklanmış bir söğüt dalı gibi solmaya yüz tutmuş yüzünde, asil bir güzellik vardı her şeye karşın. Yüzünün iki yanına dökülen kömür karası saçları meydan okur gibiydi kaderine. Boynundan kirişe uzanan ip, kara saçlarının uzantısı gibi kararmış, utanmıştı sanki gördüğü işlevden.  Baharın tüm çiçeklerini üzerinde toplayan elbisesinin, kollarından uzanan ellerine kara bir kına yakmıştı son olarak.  İpi kesip yere indiren doktora fısıldadı ölü beden, “çok sevmiştim, çok! …”

Dizleri üzerine çökmüş, sessiz sessiz ağlıyordu ana!…

Sırtını duvara dayamış, başı elleri arasında susuyordu baba…

Uzun uzun baktı kucağında ki ölü bedene doktor…  Dışarı çıksın herkes dedi asker elinde ki battaniyeyi doktorun önüne sererek.  Saygıyla battaniyeye uzattı zarif bedeni doktor…  Simsiyah saçları iki yanına atıp yüzünün, bir süre daha izledi asil güzelliği. Dışarı çıkıp her defasında söylemekten utandığı ve nefret ettiği o sözü söyledi  “temiz!”

mayıs 2014

Halil Çamay

Şiir dediğin birkaç imge mi?

 


Şiir dediğin birkaç imge mi sıradanlığa dönüşen? 
ben senin hiç sıradan olmayışını seviyorum demiştin
bir sahil kafeteryasıydı
bir yaz akşamıydı ve birlikte yaşlanmaktı düşlediğimiz… 

Bu halimi görseydin… 

Saçma bir dünyaya açılan pencerenin önünde durmuş
şiirlerimi pazarlamaya çalışıyorum
karşımdaki
edebiyatı kurduğu birkaç cümleden sayan, bir az gelişmiş
bense
sıradan insanlar gibi yaşayamayacak kadar korkak
yazdıklarının arkasına gizlenmiş bir yaşam suçlusu

Şiirlerimden bahsediyorum
yazıyorum diyorum
yazıya bağımlı yerlerimden nefret ederek
kalite-kalite, sınıf-sınıf ayrıştırılırken yazdıklarım iyi beslenmiş
Neandertal yazı tüccarının ellerinde. 
yazıyorum diyorum… 
gözlerimde öfke, dudaklarımda titreme… 
Şizofrenik bir sevda
imgelerle aramda 

uzun soluklu cümleler kurup
soluksuz şiirler yazıyorum 
Sylvia plath a âşık oluyorum soluk soluğa
Nilgün Marmara ya
Virginia wolff a Ve madame Bovary’e… 

Edebiyat dediğin senin dudaklarından dökülenlermi? 

derin bir adamın dostlara ihtiyacı vardır diyor
Nietzsche
Benim kadar sığsa tanrıya diyorum 

pencerenin diğer yanında
edebiyat bilinen meta’nın karanlık sesi
Zerdüşt ün mağarasına sığınmış çirkin adam 
yok ettiği tanrısına ağıtlar yakan, ucube katil
İsa’nın çivisini çalan lanetli cellât… 

Edebiyat dediğin tüm günahlar mı

Bachmann la birlikte yansaydım diyorum Roma da 
Neron un yangınında. 

Dokunuyorum pencereye
parmak uçlarımla
inançsızlığın yarattığı mucizelerle heykelleşmiş
Meryem ana 
ve eteğinde Maria Magdelana
uzak denizlerin ve kırlangıçların ülkesinde 
saçlarında
Afrodit tapınaklarının Itırlı bahçesi
dudaklarında hedonist mırıltılar… 

Şiirinde baronlarımı varmış
biz şiiri anarşist bir eylem bilirdik! 

pencereden içeri yine pencere, 
gözleriyle konuşuyor 
ve bir Benedikten rahibi pencerede
sarhoş adımlarla raks ediyor
kirli kollarında çıplak çingene… 

Edebiyat dediğin mahşer çığlığı… 

Yorgun düşeceğini anlamış rahip
müstehcen cümleler fısıldıyor
çingene’nin biçimli kulağına,
sahte kahkahalar yükseliyor
alkol ve tütün kuyusundan
el ele tırmanıyorlar sonra günah ve şehvet merdivenlerini 
ve cam… Kırılıyor… 

Şiir dediğin birkaç imge mi Sıradanlığa dönüşen? 

yaşamsa sana yazarak yaşamak yakışır demiştin
Ya ölüm!

Halil Çamay

 


Zühal yıldızı



“Hoş geldin.” dedi çocuk, “Geçmiş olsun.”.  “Hoş bulduk” dedi adam,
“Nerelisin?” Memleketini söyledi çocuk, aynı ilçedendiler, “Ben de
oralıyım” dedi adam. “Kimsin, kimlerdensin?” Kim olduğunu söyledi
çocuk, kimlerden olduğunu. O zaman elindeki eşyaları bırakıp, dikkatle
baktı çocuğa adam, bir Zühal yıldızı parladı kafasında. Yıllardır göklerde
dolanan ve yıllar öncesine ait bir Zühal yıldızı… Sanki bir anda
hazırlıksız yakalayıvermişti o yıldız adamı, bir taş meclisinde beton
yığınları arasında… Uzun zamandır göklerde, uzaklarda; sakin sakin
salınan yıldız, bir anda top mermisi gibi düşüvermişti zindanın orta
yerine. İyice baktı çocuğa adam, dünyanın en saf ve berrak gözleri vardı
çocukta, ruhu görünüyordu. Zühal yıldızı gibi uzak ve berrak. Bu lanet
zindanda ne işi vardı bu çocuğun?  “Zühal?” Dedi adam, “Halam.” dedi
çocuk. Ağzından çıkan her kelimeyle yüzü daha masum bir hal alıyordu.
“Çocukluk arkadaşım.” dedi adam. “Mutlu mu?”. Evlenip ayrıldığını ve bir
ilköğretimde müdür muavini olduğunu söyledi çocuk, “Daha mutlu.” diye
ekleyerek. Zühal… Evlilik denilen klasik zindana kendini mahkûm
etmemiş Zühal, ekonomik özgürlüğünü kazanmış, kendi ayakları
üzerinde bağımsızlığını ilan etmiş. Zühal’den de bu beklenirdi diye ince
bir tebessümle büküldü adamın dudakları. Çocukluğumun Zühal yıldızı…
Kuzguni saçları, kömür karası gözleri, yüzünden hiç eksik olmayan, ışık
saçan gülümsemesiyle, hiperaktif bir melekti Zühal.
Cumhuriyetin ilk yıllarından kalma, “kale” diye tabir edilen bir
cezaevindeydiler. Adam uzak bir cezaevinden sevk gelmişti,
memleketine yakın bu cezaevine. Çocuk yaralamadan yatıyordu, adam
cinayetten; çocuk hayatın başındaydı, adam sonunda; çocuk cıvıl cıvıl ve
sağlıklıydı, adam sessiz ve hasta. Günlerce izledi adam çocuğu ve
günlerce yanaştı her fırsatta adama çocuk.
Bazen birdenbire hiç beklenmedik anda bir şey olur ve hayatımızda bir
güneş doğduğunu düşünürüz. En dipteyken, en sınırdayken, en her
şeyin sonu dediğimiz anda birden bir ışık huzmesiyle karşılaşıveririz.
Cılız bir ışıktır aslında, bir fener ışığı kadar bile yoktur ama biz onu güneş
sanırız çünkü öyle olmasını umarız. Bir tutunma isteğidir. Adam uzun
yıllardır yatıyordu ve artık bitkinliğinin, bu taş duvarların bedenini
çürüttüğünün farkındaydı. Bu farkındalık, ruhuna da yansıyordu. İlk
gençlik yıllarında hayran hayran izlediği ve mahalli kültür gereği bir türlü
hayranlığını ve aşkını dile getiremediği Zühal, bir şekilde hayatının bu
döneminde ruhuna sisli bir ışık gibi sızıvermişti.

Adam çocukta Zühal’den izler arıyordu, çocuğunki ise çocukça bir


meraktı sadece.
Sonunda çocuğu aldı karşısına adam. Ona kendi dilinde çocukluğunu
anlattı, Zühalli yılları, büyüyüşünü ve hayatı… Yaşadıklarını,
yaşayamadıklarını, eksik kaldıklarını ve tamamlayamadıklarını anlattı.
“Yaşam” dedi adam, “Avuçlarında bir sevgili eli varsa yaşamdır, senden
sonrakilere bırakabileceğin bir sevgi kırıntısı, bir anlam varsa. Oysa biz
heder ettik yaşamımızı anlamsızlık denizinde. Yaşam, bulunduğun
toplumdan sorumlu olmak olduğu gibi; hayatından geçen güzellikleri de
anmak, hatırlamaktır. Çünkü senin yaşamını anlamlı kılan dokunduğun
güzelliklerdir.”
Adam uzun uzun anlattı, çocuk derin derin dinledi. Çocuğun derinliğinde
yakaladı adam Zühal’i. Kuzguni siyah saçlarıyla ne kadar hiperaktifse o
kadar kendine ait, ne kadar yakınsa o kadar uzak, ne kadar suskunsa o
kadar derin…
Zühal’de rüzgârlar sert esermiş ya, onunki sessiz bir rüzgârdı. Kıpır
kıpırlığı da, dostluğu da arkadaşlığı da hep kendine aitti Zühal’in. Ona
onun izin verdiği kadar yaklaşabilirdiniz. İhtiyacınız olduğunda yanınızda
oluverirdi, bir eksiğiniz varsa tamamlayıverirdi ve bunları sessizce,
hissettirmeden yapardı. Zühal… İsminin anlamındaki gibi, kendine aitti.
Günlerce sürdü bu sohbetler. Çocuk sordu, adam anlattı; adam sordu
çocuk Zühal’i anlattı. Gün o gündü, geldi. Çocuğun özgürlüğe adım
atacağı gündü…  “Biraz uyumalıyım.” dedi adam, “Yoruldum.” Uzun
yıllardır ilk defa keyifli bir yorgunluk hissetmenin mutluluğuyla yatağa
girdi adam. Gözlerini kapattığında gözkapaklarının arkasında ışıl ışıl
parlayan bir Zühal yıldızı gördü. Kıpır kıpır, yerinde duramayan bir
yıldız… Yüzüne bir tebessüm yayıldı.
Mazgaldan çocuğun adı okundu. Özgürlük vaktiydi. Herkes toplandı,
çocuğa veda ettiler. Çocuk, o an fark etti adamın uğurlayanlar arsında
olmadığını. “Uyudu kaldı herhalde.” diye düşündü. Bir selam bırakıp gitti.
Sayım saatinde adama seslendiler, cevap vermedi. Yüzünde mutlu bir
tebessümle ölmüştü. Ölümü onaylamak için gelen doktor gözkapaklarını

araladığında, gözlerinden birkaç damla Zühal yıldızı döküldü…


HALİL ÇAMAY

Halil Çamay (Çayyolu dergisi 3, sayı.)